Gönderen Konu: SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED (S.A.S)  (Okunma sayısı 10379 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı DrKonsultan

  • Onur Üyesi
  • İleti: 2283
  • Cinsiyet: Bay
  • Tohum saç toprağa , bitmezse toprak utansın!
  • Kurumunuz: kardiyoloji
Ynt: SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED (S.A.S)-----bedir savaşı-----
« Yanıtla #20 : 31 Ekim 2007, 17:06:49 »
BEDİR SAVAŞI

Savaşmaya İzin Verilmesi
Hz.Peygamberin (s.a.s) davete başlamasından itibaren Müslümanlar, işkencelere katlanmak, hakaretler ve haksızlıklara göz yummak zorunda kalmışlardı. Bu yüzden yurtlarından çıkmış, evlerini terk etmiş, sevdiklerinden ayrılmışlardı. Ama yapılanlara karşılık vermelerine izin verilmiyordu. Medine’ye gelmelerinden kısa bir süre sonra, savaşmaya izin veren ayetler indirildi:

Kendilerine savaş açılan (mü'min)lere, zulme uğradıklarından dolayı, (artık savaş için) izin verildi. Şüphesiz ki Allah, onlara yardım etmeye elbette kâdirdir.
22/ 39
[Cihad emrinin safhaları için bkz. 9/5; 15/94; 16/125; 22/39; 9/14-16; 3/142; 47/31]

O (mü'min) kimseler, sırf "Rabbimiz Allah'tır" dediklerinden (putlara inanmadıklarından) dolayı, haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah, bazı insanları(n azgınlığını ve şerrini) diğer bazısıyla defetmeseydi, içlerinde Allah'ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler muhakkak yıkılıp giderdi. Allah kendi (dini)ne yardım eden (onu hayata hakim kılmak için gayret eden)lere elbette yardım eder. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, her şeye galiptir. 22/ 40

(İktidar sâhibi Mekkeli müşrikler, Kelime-i tevhid ile "Rabbim Allah'tan başkası değildir, artık O'nun kulluğuna girdim, gereğine göre yaşayacağım, sizin putlarınızdan ayrıldım" diyen mü'minlere her türlü eziyet ve mahrumiyeti revâ görüyorlardı. Allah da böylelerini, sünneti gereği, her zaman defetmiş, tevhid şirke gâlip gelmiştir.)

O (mü'min) kimseler ki kendilerine yeryüzünde iktidar, mevki (ve servet) versek (şımarıp sapmazlar,) namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, (İslamî ölçülerde) iyiliği emrederler ve kötülükten men ederler. (Çünkü bilirler ki, bütün) işlerin sonu ancak Allah'a ait(tir ve O'na döne
cek)tir.
22/ 41

Bedir Savaşı
Hicretin ikinci yılında, Mekke’den Kureyşlilerin çoğunun sermaye veya mal koyarak katıldıkları büyük bir ticaret kervanı hazırlanmış ve Ebu Süfyan komutasında Şam’a doğru yola çıkmıştı. Kervandaki mal miktarının bin deveyi bulduğu rivayet edilir. Kureyşliler, hac yolunu Müslümanlara kapattıkları için onların da Şam’a giden ticaret yolunu keseceklerinden korkuyor, bu yüzden de çok tedbirli davranıyorlardı.

Gerçekten de beklenilen oldu. Müslümanların kervanı ele geçirmek için harekete geçtikleri haberi Mekke’ye ulaştı. Büyük bir ordu hazırlandı ve hem kervanı korumak hem de Müslümanlara gereken dersi vermek için vakit geçirilmeden yola çıkarıldı.

Bu sırada Hz.Peygamber (s.a.s) de hazırlanan bir orduyla Medine’den hareket etmişti. Orduda 2 at ve 70 deve vardı. Toplam asker sayısı ise 313 kişiydi. Bu yüzden develere ikişer, üçer ve bazen de dörder kişi nöbetleşe biniyorlardı. Hz.Peygamber (s.a.s), Hz. Ali (r.a) ve Mersed (r.a) ile aynı deveyi paylaşıyordu. Yürüme sırası kendisine geldiğinde:
- Ya Resulullah! (s.a.s) Sen bin, biz senin yerine yürürüz!
teklifini,
- Siz yürümekte benden daha kuvvetli değilsiniz. Allah’ın vereceği mükafata da ben sizden daha az ihtiyaç duymuyorum!
diyerek geri çeviriyordu.

Müslümanların kervanı ele geçirmek için hareket ettiklerini haberini alan Ebu Süfyan geceyi geçirmek için konaklamış bulunan kervanı hemen harekete geçirdi. Yolu değiştirdiler ve gecenin karanlığından da yararlanarak Bedir’e uğramadan yollarına devam ettiler.

Hz.Peygamber (s.a.s) ordunun ileri gelenlerini topladı:
- Ne dersiniz? Kureyşliler Mekke’den çıktılar ve bütün hınçlarıyla geliyorlar. Sizce kervan mı makbul, yoksa Kureyş ordusu mu?
- Düşmanla karşılaşmaktansa, kervanı takip etmek daha makbuldür!
- Kervan deniz sahiline doğru geçip gitti. Ebu Cehil ise geliyor!
- Ya Resulallah! Sen kervana bak, düşmanı bırak!
dediler. Hz.Peygamber (s.a.s) kızdı ve ayağa kalktı. Bu arada Kureyş ordusuyla karşılaşmayı isteyenler de söz almaya başladılar. Bunlardan özellikle Mikdad ve Sad bin Muaz’ın (r.a) konuşmaları önemlidir.

Mikdad (r.a):
- Ya Resulallah! (s.a.s) Allah (c.c.) sana ne emrettiyse yerine getir. Biz senin yanında ve seninle beraberiz. Biz sana İsrail oğullarının Musa’ya (a.s) dedikleri gibi: “Sen ve Rabbin onlarla çarpışın! Biz burada oturalım!” demeyiz. Fakat “Sen ve Rabbin onlarla savaşın! Biz de sizinle birlikte çarpışırız!” deriz.
Mikdad’ın (r.a) bu sözleri Hz.Peygamber (s.a.s)i çok sevindirdi ve ona hayırlı dualarda bulundu.

Sad (r.a):
- Biz sana iman ettik ve seni doğruladık. Bize getirdiğin şeyin hak ve gerçek olduğuna şehadet ettik. Dinlemek ve itaat etmek üzere sana söz verdik. Ya Resulallah! Nasıl istersen öyle yap! Biz seninle beraberiz. Seni hak din ve kitapla gönderene and olsun ki, sen bize şu denizi gösterip dalarsan, biz de seninle birlikte dalarız. Bizden bir kişi bile geri kalmaz. Yarın bizimle birlikte düşmanımıza karşı gitmeni de hoş karşılamayacak değiliz....Umulur ki Allah Sana bizden gözünü aydın edecek kahramanlıklar gösterecektir. Allah’ın bereketiyle yürüt bizi!

Sad’ın sözleri de Hz.Peygamberi (s.a.s) çok sevindirdi ve neşelendirdi:
- Haydi yürüyün!...Vallahi şimdi ben, Kureyşlilerin savaş meydanında vurulup düşecekleri yerlere bakıyor ve oraları görüyorum!

Ordu Bedir’e gelip kuyuların başında karargah kurdu.
Hz.Ömer (r.a) der ki:
Bedir’e geldiğimiz gece Resulullah (s.a.s) bize:
- İnşaallah, yarın sabah, filanın vurulup düşeceği yer şurasıdır, filanın vurulup düşeceği yer şurasıdır...
deyip, elini o yerlere koyarak müşriklerden vurulup düşecek olanların yerlerini birer birer gösterdi. Söylediklerinin hiç birisi, Onun elini koyduğu yerlerin ne ilerisinde ne de gerisinde vurulup düşmediler.

***
Bu sırada Kureyş ordusu da defler ve çalgılarla büyük bir saltanat ve gösteriş içinde yaklaşmaktaydı. Orduda 950 asker, 100 civarında at ve 700 civarında deve vardı. Kureyş’in ileri gelenlerinden bir çoğu bizzat ordunun içinde yer almışlardı.

Ebu Süfyan, kervanı Bedir’den sağ salim geçirip Mekke yoluna ulaşınca, durumu haber vermek için bir kişiyi Mekke’den yola çıkmış bulunan orduya haberci olarak gönderdi. Gelen haberle birlikte tartışmalar da baş göstermekte gecikmedi. Önde gelenlerinden bazıları kervanın kurtulduğunu, dolayısıyla savaşmaya gerek kalmadığını söylerlerken; diğerleri ise hazırlamış oldukları ordunun gücünü de göz önüne alarak savaşmada geri dönmeye şiddetle karşı çıkıyorlardı.

***
Savaş için gelenlerin arasında Mekke’nin önde gelenlerinden Utbe ve Şeybe de bulunmaktaydı. Köleleri Addas’ı da getirmişlerdi. Addas, efendilerinin zırhlarını giydiklerini görünce,
- Siz ne yapacaksınız?
- Taif’te üzüm bağımızda seninle üzüm gönderdiğimiz adamı hatırlıyor musun?
- Evet hatırlıyorum!
- İşte biz onunla savaşmaya hazırlanıyoruz.
- Gitmeyin vallahi o peygamberdi!

Hakim bin Hizam (r.a) anlatıyor:
Beyza tepesine eriştiğimiz sırada Addas’ın, Utbe ve Şeybe’nin ayaklarına sarılıp,
- Babam, anam sizlere feda olsun! Vallahi O, Allah’ın peygamberidir! Siz ancak vurulup düşeceğiniz yerlere sürükleniyorsunuz!
diyerek ağladığını ve göz yaşlarının yanaklarına döküldüğünü gördüm. Utbe ve Şeybe yanlarına dönünce, As bin Münebbih Addas’ın yanına gitti:
- Neden ağlıyorsun?
- Mekke’nin efendileri olan efendilerime ağlıyorum. Onlar vurulup düşecekleri yerlere gidiyorlar. Peygamber ile çarpışacaklar!
- Muhammed gerçekten Allah’ın peygamberi midir dersin?
Addas’ı bir ürperti ve titreme tuttu. Sonra da ağlamaya başladı:
- Vallahi O Allah’ın insanlara gönderdiği peygamberidir!
Addas, oradan geri döndü ve Bedir’de bulunmadı.

***
Hz.Ali anlatıyor:
Bedir’de geceleyin ince ince yağan bir yağmura tutulduk. Kalkanların ve ağaçların altlarında siperlendik. Hepimiz tatlı bir uykuya daldık. Yalnız Resulullah (s.a.s) geceyi, ağacın altında namaz kılarak, ağlayarak ve
- Allah’ım! Sen şu bir avuç topluluğu helak edersen, artık sana yer yüzünde hiç ibadet olunmaz!
diye yalvararak geçirdi. Tan yeri ağarınca, “Ey Allah’ın kulları! Namaza!” diye seslendi. Ağaç ve kalkanların altından çıkanlar Rasulullah’ın (s.a.s) yanına geldiler. Onlara namaz kıldırdı ve düşmanla çarpışmaya teşvik etti.

Ordu savaş düzeni aldı. Müslümanların bulundukları yer kumluk ve çok zor yürünebilen bir yerdi. Gece yağan yağmurla birlikte yerin kumları da yapıştı ve kolay yürünebilir bir hale gelmişti. Ayrıca Müslümanları bir uyuklama hali almıştı. Saf halinde uyukladıkları, hatta Ebu Talha’nın (r.a) uyuklamaktan ötürü iki kere kılıcını yere düşürüp almak zorunda kaldığı rivayetler arasındadır. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de de şu şekilde hatırlatılmaktadır:

O zaman, (Allah) katından (verilen) bir güven olmak üzere sizi hafif bir uyku bürüyordu. Sizi tertemiz yapmak, (bulunduğunuz yerde suyun olmayışından dolayı) şeytanın pisliğini (vesvesesini) gidermek, kalplerinizi (ümitle Allah'a) bağlamak, ayakları(nızın altındaki kumları) pekiştirmek (ve sebatınızı sağlamak) için üzerinize gökten su indiriyordu.
8/11

Sabahla birlikte Kureyş ordusu da kum tepelerini aşarak Bedir vadisine gelmeye başladı. Hz.Peygamber (s.a.s), Kureyş Müşriklerinin zırhlar içinde ve silahlanmış yığınlar halinde akıp geldiklerini görünce:
- Allah’ım! İşte Kureyş müşrikleri, olanca kibir ve gururları, olanca büyüklenmeleri ve övünmeleriyle geliyorlar. Sana meydan okuyor ve peygamberini yalanlıyorlar. Allah’ım bana yapmış olduğun yardım vaadini yerine getir! Allah’ım! Onları sabahleyin helak et! Sen verdiğin sözden caymazsın!
diyerek dua etti. Safları düzenledikten sonra kendisi için hazırlanan yerine döndü ve içeri girdi. Yanında Hz.Ebubekir’den (r.a) başka kimse yoktu. Yeniden “Allah’ım! Bu gün sen bu İslam topluluğunu helak edersen, artık sana hiç ibadet olunmaz!” demeye ve yalvarmaya başladı. Omuzlarından elbisesi kayıp düştü. O sırada Hz.Peygamberi (s.a.s) hafif bir uyku hali aldı, sonra kendine geldi:
- Müjde ey Ebu Bekir! (r.a) Allah’ın yardımı geldi. İşte şu Cebrail’ (a.s) dir. Kum tepeleri üzerinde, atının dizginini tutmuş, emir bekliyor!
dedi. Sonra zırhını giyindi,
Yakında o topluluk bozguna uğratılacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır.
54/45
ayetini okuyarak çadırından çıktı.

Çevrimdışı DrKonsultan

  • Onur Üyesi
  • İleti: 2283
  • Cinsiyet: Bay
  • Tohum saç toprağa , bitmezse toprak utansın!
  • Kurumunuz: kardiyoloji
Ynt: SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED (S.A.S)-----bedir savaşı-----
« Yanıtla #21 : 31 Ekim 2007, 17:09:36 »

Hz.Ömer (r.a) der ki:
Bu ayet Mekke’de indirildiği zaman kendi kendime,
- Acaba hangi topluluk bozguna uğratılacak ve kimler galip gelecek?
demiştim. Bedir günü gelip de, Rasulullah’ın, zırhını giymiş olarak bu ayeti okuduğunu görünce anladım ki, Yüce Allah, meğer Kureyş müşriklerini bozguna uğratacakmış.

Önce, müşriklerden Utbe, Şeybe ve Velid meydana çıkıp çarpışacak er dilediler. Karşılarına Hz.Ubeyde (r.a), Hz.Hamza (r.a)ve Hz. Ali (r.a) çıktılar. Çarpışmaları müslümanlar kazandılar. Utbe, Şeybe ve Velid savaş meydanında öldüler. Müslümanlardan ise Ubey’de (r.a)çarpışma sırasında yaralandı ve daha sonra aldığı yaralar dolayısıyla şehid oldu. Ardından savaş başladı.

Savaş meydanında, küçük taşların metale çarpmasını andıran garip sesler duyulmaktaydı. Aynı zamanda O güne kadar tanınmayan kişiler de Hz.Peygamber’in (s.a.s) yanında çarpışmaya başladılar. O zamanki durum Kur’an-ı Kerimde şu şekilde anlatılıyor:
Allah size iki tâifeden (Kureyş'in ya Şam'dan gelen ticâret kervanı veya silahlı birliklerinden) birinin muhakkak sizin olduğunu vaadettiği zaman, (siz) silahlı olmayanın kendinizin olmasını istiyordunuz. Allah da sözleriyle (bunun aksine), hakkı açığa vurmak ve kâfirlerin arkasını kesmek (için silahlı büyük kısımla savaşmanızı) istiyordu.
8/7
Allah Rasûlü'nün gönlü de, müşriklere silah temini için Şam'dan dönen kervanı ele geçirmekten yana değil, Mekkeli müşriklerle harp etmekten yana idi.

Bu;) o (müşrik olan) günahkârlar hoşlanmasa da hak (olan İslâm)ı gerçekleştirmek ve bâtıl (olan küfrü ve şirk)i ortadan kaldırmak içindi.
8/8
Hani siz (Bedir'de) Rabbinizden yardım istiyordunuz, O da: "Hiç şüpheniz olmasın ki ben size, birbiri ardınca gelen bin(lerce) melekle yardımcıyım" diye duânızı kabul buyurmuştu.
8/9
(Rasûlullah (s.a.v.), gözyaşlarının duâlarına karıştığı bir esnâda: "Yâ Rabbî! Bir avuç müslüman ve bir avuç tevhid ordusu düşmana yenilir mahvolursa, yeryüzünde sana ibâdet edecek ve senin emirlerini tebliğ edecek kimse kalmaz" diyordu. Duâsını bitirdikten sonra gölgelikten yüzü gülerek ve 54/45. âyetini okuyarak çıktı.)2
İbn Kesîr (Sâbûnî). II, 88-89.

Allah bunu ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla güvene kavuşsun diye yapmıştı. Yardım/zafer ancak Allah katındandır. Şüphesiz ki Allah mutlak gâliptir, hüküm ve hikmet sâhibidir.
8/10

Sehl bin Huneyfe (r.a):
Bedir gününde, herhangi birimiz, bir müşrikin başına kılıcımızı çaldığımız zaman, kılıcımız daha onun başına erişmeden, başının bedeninden kopup yerde yuvarlandığını görüyorduk.

Umeyr(r.a):
Bedir günü müşriklerden birinin peşine düştüm. Kılıcım onun başına erişmeden, başının yuvarlandığını gördüm. Onu benden başkasının vurup öldürdüğünü zannettim.

Yardım için gelen melekleri kaçan ve esir alınan müşriklerden de görenler ve anlatanlar vardır:

Huveytib bin Abdüluzza (r.a):
Bir çok meleğin yerle gök arasında çarpıştığını gördüm.

Said bin Ebu Hubeyş :
Kureyş bozguna uğrayınca, ben de onlarla birlikte bozguna uğradım. Uzun boylu, gökle yer arasında, kır at üzerinde bir adam gelip beni bağladı. Abdurrahman bin Avf gelip beni bağlı bulunca, müslümanlara “Bu kimin esiridir?” diye seslendi. Ama hiç kimse beni esir ettiğini söylemedi. Nihayet beni Rasulullah’a (s.a.s) götürdüler. “Ey Ebi Hubeyş! Seni kim esir etti?” diye sordu. “Bilmiyorum” dedim. Gördüklerimi onlara haber vermek istemedim. Rasulullah, (s.a.s) “Seni meleklerden şerefli bir melek esir etti. Ey ibni Avf! Esirini al ve git!” buyurdu.

Hz.Ali (r.a) Anlatıyor:
Abbas’ı esir eden Medinelilerden Ebul Yesir idi. Kendisi çelimsiz, kısa boylu bir kimseydi. Abbas ise iri yarı bir kişiydi. Hz.Peygamber (s.a.s) Ebul Yesir’e,
- Ey Ebul Yesir! Abbas’ı nasıl esir edebildin?
diye sordu. Ebul Yesir de,
- Ya Resulallah! Onu esir edebilmek için ne ondan önce, ne de ondan sonra hiç görmediğim bir zat bana yardımda bulundu. Onun şekli şöyle şöyleydi.
dedi. Hz.Peygamber (s.a.s) de,
- Allah sana şerefli bir melekle yardım etmiştir
diye cevap verdi.

***
Bedir savaşında Müslümanlar 14 şehid verdiler. Müşriklerden ise 70 civarında ölü vardı. Bir o kadar kişi de esir edildi. Müşriklerden öldürülen 24 tanesini, kuyulardan birisinin içine atıldılar.

Hz.Peygamber (s.a.s), Bedirden ayrılacağı gece, müşrik ölülerinin atıldığı kuyuya doğru yürüdü. Sahabiler de peşinden yürüdüler. Sonunda kuyunun kenarına gelerek durdu:
- Ey kuyuya atılanlar!
diye seslendi. Sonra onların isimlerini babalarının isimleriyle birlikte birer birer saydıktan sonra:
- Sizler peygamberinize karşı ne kötü bir topluluktunuz! Sizler beni yalanladınız, başkaları ise beni tasdik edip doğruladılar. Siz beni yurdumdan çıkardınız, başkaları ise bana kucak açtılar. Siz benimle çarpıştınız, başkaları ise bana yardım ettiler. Şimdi Rabbinizin vaad etmiş olduğu azabı gerçekleşmiş buldunuz mu? Ben Rabbimin bana vaad etmiş olduğu zaferi gerçekleşmiş buldum.
buyurdu. Müslümanlar bu konuşmaya şaşırdılar. Hz.Ömer (r.a) :
- Ya Resulallah! Şu cansız cesetlere ne diye konuşursun?
- Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz. Ama onlar bana cevap vermeye güç yetiremiyorlar!
buyurdu.

***
Esirler Medine’ye getirilince, Hz.Peygamber (s.a.s) esirleri sahabe arasında dağıttı ve “Esirler hakkında birbirinize iyilik ve hayır tavsiye ediniz” buyurdu. Mus’ab bin Umeyr’in (r.a) kardeşi Ebu Aziz anlatıyor:
Esirler Medine’ye getirildikleri zaman ben, Ensar’dan bir aile içine düşmüştüm. Hz.Peygamber (s.a.s), esirler hakkında tavsiyede bulunduğu için, sabah akşam yemeğinde ekmeği bana ayırırlar, hurmayı kendileri yerlerdi. İçlerinden birinin eline bir ekmek parçası geçse, bana verir, ben de utandığım için geri iade ederdim. Fakat ekmeğe dokunmadan bana yine geri çevirirdi.

Esirlerden Ebu’l As bin Rebia ve Velid bin Velid de, kendilerine aynı şekilde davranıldığını ifade ederler. Hatta, esirlerden Yezid, Medine’ye gelirlerken esirlerin hayvanlara bindirildiğini, Müslümanların yaya yürüdüklerini bildiriyor.

***
Ebu Rafi anlatıyor:
Ben Abbas’ın kölesiydim. İslam bizim ev halkı arasına da girdi. Abbas da hanımı da Müslüman oldular. Ben de müslüman oldum. Fakat Abbas kavminden korkuyor, Müslümanlığını açıklamayarak gizli tutuyordu. Kendisi büyük bir servet sahibiydi.

Kureyş müşriklerinden Bedir’e gidenlerin yenilgiye uğradıkları haberi Mekke’ye ulaştı. Ben zayıf bir adamdım. Zemzem odasında tahtadan bardaklar yapıyordum. Abbas’ın hanımı Ümm-ül Fadıl da yanımda oturuyordu. Bedir’den gelen haberler bizi çok sevindirdi. O sırada Ebu Leheb, iki ayağını şerle sürüyerek geldi ve odanın tahtası üzerine oturdu. Ebu Süfyan’ın geldiği haberi duyulunca hemen yanına çağırttı. Ebu Süfyan oturdu. Halk da etrafına toplandı:
- Ey kardeşimin oğlu! Bu iş nasıl oldu, bana haber ver?
- Vallahi bir toplulukla karşılaştık. Onlara arkalarımızı, omuzlarımızı teslim ettik. Onlar da bizi istedikleri gibi öldürdüler ve esir ettiler. Allah’a yemin ederim ki, bundan sonra kimseyi ayıplamam! Yerle gök arasında kır atlar üzerine binmiş, ak yüzlü adamlarla karşılaştık ki, vallahi onlara ne bir şey dayanabilir, ne de onlara bir şey karşı koyabilirdi.
Elimi odanın tahtasına vurarak;
- İşte onlar meleklerdir!
dedim. Ebu Leheb elini kaldırıp yüzüme şiddetli bir tokat indirdi. Ben de onun üzerine atıldım. Zayıf bir adam olduğum için, beni tutup yere vurdu. Üzerime çöküp dövmeye başladı. Ümm-ül Fadıl, odanın direklerinden birini alarak Ebu Leheb’e şiddetle vurdu. Başı fena halde yarıldı. Ona,
- Demek efendisinin yanında bulunmamasından dolayı onu zayıf gördün?
dedi. Ebu Leheb perişan bir halde kalkıp gitti. Yedi gece sonra Adese denilen hastalığa tutularak öldü.

***
Bedir savaşında bulunan Kubas bin Eşyem anlatıyor:
Bedir günü müşriklerle birlikteydim. Muhammed’in yanındakilere bakınca, onlar gözüme az, bizim yanımızdaki atlar ve adamlar ise pek çok göründü. Fakat çok geçmeden bozguna uğradık. Halbuki, müşrikleri, daha önce gördüğüm gibi çokluk halinde buluyordum. Kendi kendime “Ben böyle bir şey daha görmedim. Onlardan ancak kadınlar kaçar!” diye içimden geçirdim.
Kubas, savaştan sonra kaçarak Mekke’ye ulaştı. Yenilgi haberi kendisinden önce Mekke’ye ulaşmış bulunuyordu. Hendek savaşından sonra kendi kendine “Medine’ye gidip, Muhammed (s.a.s) neler söylüyor bir bakayım” diyerek Medine’ye geldi. Hz.Peygamber (s.a.s)i sordu, bulunduğu yeri gösterdiler. Kubas, Hz.Peygamberi (s.a.s) şahsen tanımıyordu. Selam verdi. Hz.Peygamber (s.a.s):
- Ey Kubas! Bedir günü “Ben böyle bir şey daha görmedim. Onlardan ancak kadınlar kaçar” diyen sen değil miydin?
diyince, Kubas:
- Şehadet ederim ki, sen Allah’ın Peygamberisin! Bu işi hiç kimseye açıklamamıştım. Bu ancak içimden geçen bir duygudan başka bir şey değildi. Eğer peygamber olmasaydın, bunu bilemezdin. Gel sana bey’at edeyim.
dedi. İslamiyet kendisine anlatılınca da Müslüman oldu.

***
Esirlerin kurtulma bedeli olarak her birisinden, mali durumlarına göre 4000, 3000, 2000, 1000 dirhem alınması, okur yazar olanlardan kurtulma bedeli veremeyenlerin de çocuklardan on tanesine okuma yazma öğretmek şartı ile serbest bırakılması kararlaştırıldı. Okur-yazar olmayan yoksul esirler ise Hz.Peygamber (s.a.s) tarafından karşılıksız serbest bırakıldılar.

***
Hz.Peygamberin (s.a.s) amcası Abbas, esirler arasında Medine’ye gelince, Hz.Peygamber (s.a.s):
- Ey Abbas! Kendin, kardeşinin oğlu Akil, Nevfel ve müttefikin Utbe için kurtulma bedeli öde! Sen servet sahibi bir kişisin.
- Ya Resulallah! (s.a.s) Ben zaten Müslüman’dım. Kureyşliler beni zorlayarak Bedir’e getirdiler.
- Senin Müslümanlığını Allah (c.c) bilir. Dediğin doğru ise Allah (c.c) sana elbette onun karşılığını verir. Fakat senin işin, görünüş itibariyle aleyhimizeydi. Sen kurtulma bedelini ödemeye bak.
- Ya Resulallah! (s.a.s) Bari savaş sırasında yanımda bulunan, el koyduğunuz altınları kurtulma bedelime say!
- Hayır! O Allah’ın (c.c) bize senden nasip ettiği bir şeydir.
- Ya Resulallah! (s.a.s) Benim ondan başka malım yok! Sen beni Mekke’de halktan dilenecek halde bırakacaksın!
- Ey Abbas! Ya o altınlar nerede kaldı?
- Hangi altınlar?
- Hani Mekke’den çıkacağın gün, hanımın Ümm-ül Fadl’a teslim ettiğin altınlar! Ona, “Bu seferde başıma ne geleceğini bilmiyorum. Şayet bir felakete uğrayıp da dönemezsem şu kadarı senin içindir, şu kadarı Fadl içindir, şu kadarı Abdullah içindir, şu kadarı Ubeydullah içindir, şu kadarı da Kuseym içindir!” dediğin altınlar!
- Bunu sana kim haber verdi? Vallahi bunu benden ve Ümmül Fadl’dan başka hiç kimse bilmiyordu.
- Allah (c.c) haber verdi!
Şehadet ederim ki, Sen Allah’ın (c.c) peygamberisin ve doğrusun!

***
Umeyr, Bedir’de karnından kılıçla yaralanarak ölüler arasına düşmüş, ölmüş sanılarak bırakılmış fakat kurtulmuştu. Oğlu ise esir edilenler arasındaydı. Amcasının oğlu Safvan ile Kabe’nin yanında oturmuş konuşuyorlardı. Umeyr Bedir’de olanlardan bahsetti. Safvan Umeyr’in anlattıklarını dinledi:
- Vallahi, bu olanlardan sonra yaşamanın ne faydası var! Böyle yaşamanın Allah belasını versin!
- Doğru söyledin! Vallahi onlardan sonra yaşamakta hayır yok! Fakat ne yapayım ki, borçluyum! Borcumu ödeyecek bir şeyim de yok! Benden sonra çoluk çocuğumun perişan olmalarından korkarım. Eğer bunlar olmasaydı hayvanıma biner, Muhammed’e gider ve Onu öldürürdüm! Yanlarına gitmem de tuhaf karşılanmazdı. Çünkü oğlum ellerinde esir bulunuyor.
- Eğer sen bunu yaparsan, ben de senin borcunu üzerime alır, çoluk çocuğunu da benimkilerle beraber sağ oldukları müddetçe geçindiririm.
- Öyle ise, konuştuklarımızı gizli tut, kimseye söyleme!

Umeyr kılıcını hazırladı ve Medine’ye geldi. Hz.Ömer (r.a), Umeyr’in kılıcını kuşanmış bir halde mescidin kapısında devesinden indiğini görünce, Hz.Peygamber’in (s.a.s) yanına girdi:
- Ey Allah’ın Peygamberi (s.a.s)! Allah’ın düşmanı Umeyr bin Vehb, kılıcını kuşanmış olarak gelmiş.
- Onu yanınıza alınız!
Hz.Ömer (r.a), Umeyr’in yanına geldi. Boynundaki kılıcın kayışından tuttu. Yanındakilere,
- Siz de gidin ve Resulullah (s.a.s)’ın yanına oturun! Bu pisliğin Ona bir zarar vermesinden sakının! Çünkü güvenilir bir kimse değildir!
dedi ve onunla birlikte Hz.Peygamberin (s.a.s) yanına girdi. Hz.Peygamber (s.a.s), Hz.Ömer’in (r.a), Umeyr’in boynundaki kılıcın kayışını sımsıkı tutmuş olduğunu görünce,
- Sal onu ya Ömer! Sen de yaklaş bana ya Umeyr!
- Sabahınız hayır olsun!
- Ya Umeyr! Allah bize senin verdiğin selamdan daha hayırlı bir selamı, Cennetliklerin selamını bahşetti.
- Vallahi ya Muhammed! Bu sonradan çıkarılmış bir şey!
- Ya Umeyr! Sen buraya neden geldin?
- Elinizde bulunan esir oğluma bir iyilik edersiniz diye geldim.
- Ya boynundaki bu kılıç ne?
- Allah kılıçlar içinden onu uzak etsin! Onun bize ne faydası oldu ki sanki?
- Bana doğrusunu söyle! Sen buraya niçin geldin?
- Söylediğim gibi, şu esir işinden başka bir iş için gelmedim.
- Senin Kabe’nin yanında, Safvan’a koştuğun şart neydi?
- Ben ona ne şart koşmuşum?
- Sen ve Safvan Kabe’nin yanında oturdunuz. Ölüp de kuyuya atılan Kureyşlilerden bahsettiniz. Sonra da “Eğer borcum ve çoluk çocuğum olmasaydı, çıkar gider ve Muhammed’i öldürürdüm” dedin. Safvan da, Beni öldürmene karşılık, borcunu ödemeyi ve çoluk çocuğunu geçindirmeyi üzerine aldı. Allah (c.c) ise seninle yapacağın işin arasına girdi.
- Ben şahadet ederim ki, Sen Allah’ın peygamberisin! Ya Resulallah! (s.a.s) Biz senin getirdiklerini hep yalanlar dururduk. Bu söz ancak benimle Safvan arasında geçmişti. Ondan ve benden başka bilen yoktu. Vallahi ben şimdi anladım ki, bunu Sana ancak Allah (c.c) haber vermiştir.
dedi ve şahadet getirerek Müslüman oldu. Bunun üzerine Hz.Peygamber (s.a.s), sahabelerine,
- Kardeşinize dini öğretiniz, kendisine Kur’an-ı Kerim okutunuz ve esirini de serbest bırakınız!
buyurdu. Umeyr Mekke’ye döndü ve halkı İslam’a davet etmeye başladı. Bir çok kimse onun eliyle Müslüman oldu.

Çevrimdışı DrKonsultan

  • Onur Üyesi
  • İleti: 2283
  • Cinsiyet: Bay
  • Tohum saç toprağa , bitmezse toprak utansın!
  • Kurumunuz: kardiyoloji
BEDİR SAVAŞINDAN SONRA

Hz.Ali (r.a) ve Hz. Fatıma’nın (r.a) Evlenmeleri
Hz.Ali (r.a)ile Hz.Fatıma’nın (r.a) evlilikleri hicretin ikinci yılına rastlar. Hz.Fatıma (r.a), Hz.Peygamberin (s.a.s) en küçük ve en sevdiği kızıydı. Kendisi de Hz.Peygambere (s.a.s) çok benzerdi. Hz.Aişe (r.a) der ki:
- Ben Fatıma (r.a) kadar sözü ve konuşması Rasulullah!a (s.a.s) benzeyen bir kimse görmedim. Fatıma (r.a) girdiği zaman, Rasulullah (s.a.s) ayağa kalkar, onu karşılar ve “Hoş geldin!” diyerek selamlardı. Ben Fatıma’dan (r.a) daha doğru sözlü bir kimse de görmedim.
Daha önce Hz.Ebubekir (r.a) ve Hz.Ömer (r.a) Fatıma (r.a) ile evlenmek için teklifte bulunmalarına rağmen Hz.Peygamber (s.a.s) olumlu yanıt vermemişti. Hz.Ali (r.a) anlatıyor:
Azadlı kölem bana,
- Fatıma’nın (r.a) Rasulullah’tan (s.a.s) istendiğini bilmiyor musun?
- Bilmiyorum!
- Rasulullah’a (s.a.s) gidip Fatıma’yı (r.a) sana nikahlamasını istemekten seni alı koyan nedir?
- Yanımda evlenebileceğim bir şeyim yok.
- Rasulullah’a (s.a.s) gidersen onu muhakkak sana nikahlar!
Rasulullah’ın (s.a.s) huzuruna girdim. Bütün vakar ve heybeti üzerindeydi. Önüne oturdum ve susup durdum. Konuşmaya güç yetiremedim.
- Niye geldin, bir derdin mi var? Her halde Fatıma’yı istemeye geldin!
- Evet!
- Fatıma’ya mehir olarak verebileceğin ne var?
- Atım ve zırhlı gömleğim var!
- Atın sana gerekli, zırhını sat!

Hz.Osman (r.a), zırhı satın aldıktan sonra hem zırhın parasını verdi, hem de zırhı Hz.Ali’ye (r.a) hediye etti. Evlerindeki eşyalar şunlardı: Üç minder, saçaklı bir halı, içi hurma lifleriyle doldurulmuş bir yastık, iki tane el değirmeni, bir su tulumu, topraktan yapılmış bir su testisi, meşinden bir su bardağı, bir elek, bir havlu, bir koç postu, alaca bir kilim, hurma yaprağından örülmüş bir sedir, iki elbise ve bir kadife yorgan.

Medineli müslümanlar düğün yemeği hazırladılar ve ziyafet verildi. Gelinle damat evlerine çekilecekleri zaman, Hz.Peygamber (s.a.s) yanlarına geldi. Bir kap ve su getirtti. Ellerini suya soktu, ve suyun içine misk döktü. Hz. Ali’yi (r.a) çağırdı ve oturttu. Üzerine bu sudan serptikten sonra,
- Allah’ım! Bu evlenmeyi mübarek kıl! Onları mübarek kıl! Onların nesillerini mübarek kıl!
diyerek dua etti. Sonra Hz.Fatıma’yı (r.a) çağırdı. Hz.Fatıma (r.a) utancından gözlerini elbisesine dikip duruyordu. Hz.Peygamber (s.a.s) onun da üzerine su serpti ve
- Seni ailemin en hayırlısı ile evlendirdim!
buyurdu. Dördüncü gün sabah serinliğinde damadını ve kızını görmeye gitti.

Salebe
Ebu Ümametül Bahili anlatıyor:
Medineli Müslümanlardan Salebe Rasulullah’a geldi:
- Ya Resulallah! (s.a.s) Bana servet nasib etmesi için Allah’a (c.c) dua et!
- Şükrünü eda ettiğin az, şükrünü yerine getiremeyeceğin çoktan hayırlıdır!
Aradan zaman geçti, Salebe tekrar geldi:
- Ya Resulallah! (s.a.s) Bana servet nasib etmesi için Allah’a (c.c) dua et!
- Ben senin için güzel bir örnek değil miyim? Sen Allah’ın (c.c) peygamberi gibi olmaya razı değil misin? Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, dağların altın ve gümüş olarak benimle gezip dolaşmasını istesem, muhakkak gezip dolaşırlar!
Salebe bir süre sonra tekrar Hz.Peygamber’in (s.a.s) huzuruna geldi:
- Ya Resulallah! (s.a.s) Bana servet nasib etmesi için Allah’a (c.c) dua et! Seni hak din ve kitapla gönderen Allah’a (c.c) yemin ederim ki, Allah (c.c) bana servet verecek olursa, muhakkak o servetten her hak sahibine hakkını veririm!
- Allah’ım! Salabe’ye servet nasip et! Allah’ım Salebe’ye servet nasip et!
Salebe koyunlar edindi. Koyunları küçük kurtlar, böcekler gibi çoğalmaya başladı. Medine hayvanları için dar geldi. Medine’den ayrıldı, boş bir vadiye gitti. Öğle ve ikindi namazlarını Hz.Peygamber (s.a.s) ile kılıyor, öteki namazlarında hayvanlarının yanında bulunuyordu. Hayvanları günden güne çoğalmaya devam etti. Salebe sadece Cuma namazlarına gelir oldu. Bir süre sonra Cuma namazlarında da görülmez oldu. Bir gün Hz.Peygamber (s.a.s) onu hatırladı:
- Salebe ne yapıyor?
- Ya Resulallah! (s.a.s) Salebe hayvan edinmişti. Hayvanları Medine’ye sığmaz oldu.
- Eyvah Salebe’ye! Eyvah Salebe’ye! Eyvah Salebe’ye!
Zekat ayetleri indiği zaman, iki kişi seçip yolladı. Tahsildarlar Salebe’nin yanına vardılar. Malının zekatını istediler. Hz.Peygamberin (s.a.s) yazısını okudular. Salebe:
- Bu cizye ve haraçtan başka bir şey değil! Hele siz bir gidin! İşiniz bittikten sonra bana uğrayın!
Tahsildarlar herkese uğrayıp mallarının zekatlarını topladıktan sonra Salebe’nin yanına döndüler. Salebe:
- Yazınızı bir kere daha bana gösterin!
Yazıyı tekrar okudu:
- Bu cizye ve haraçtan başka bir şey değil! Cizye ve haracın kardeşinden başka bir şey değil! Hele siz şimdi gidin de ben bir düşüneyim!
Tahsildarlar dönüp Medine’ye geldiler. Hz.Peygamber (s.a.s) onları görünce, onlar daha konuşmaya başlamadan,
- Eyvah Salebe’ye!
buyurdu. Tahsildarlar olanları anlattılar. Bunu üzerine şu ayetler indi:
Onların bazıları da: "Şâyet O (Allah), lütuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka (zekât) vereceğiz ve muhakkak iyilerden olacağız" diye Allah'a kesin söz verdi.
9/75
Allah, lütfundan kendilerine verince de cimrilik ettiler, (verdikleri sözü yerine getirmekten ve itaatten) yüz çevirdiler. Onlar, zaten dönek kimselerdir.
9/76
Sonunda, O'na verdikleri sözlerden caydıkları ve yalan söylediklerinden dolayı, Allah, kendisine kavuşacakları güne kadar, onların kalplerine münâfıklığı yerleştirdi.
9/77

O sırada Hz.Peygamberin (s.a.s) yanında Salebe’nin akrabalarından bir kimse vardı. Bunu işitince, Salebe’nin yanına koştu:
- Yazıklar olsun sana Salebe! Allah senin hakkında ayetler indirdi!
diye haber verdi. Salebe hemen Hz.Peygamberin (s.a.s) yanına geldi. Zekatını kabul etmesini istedi. Fakat Hz.Peygamber (s.a.s):
- Allah, (c.c) beni senin zekatını kabul etmekten men etti!
buyurdu. Salebe pişmanlıktan başına topraklar saçmaya başladı. Bunun üzerine Hz.Peygamber (s.a.s):
- Bu senin kendi hareketinin sonucudur. Ben sana zekatını vermeyi emrettim, sen emrimi dinlemedin!
Hz.Peygamber (s.a.s), Salebe’nin zekatın almayınca Salebe dönüp evine gitti. Hz.Peygamber (s.a.s) vefat edinceye kadar zekat veremedi. Hz.Ebubekir (r.a) halife olunca, yanına geldi. Zekatını kabul etmesini istedi. Fakat Hz.Ebubekir (r.a):
- Rasulullah, (s.a.s) senden zekat kabul etmemişti. Ben onu nasıl kabul edebilirim?
diyerek zekatı almayı reddetti. Hz.Ebubekir’in (r.a) vefatından sonra halife olan Hz.Ömer (r.a) ve Hz.Osman’a (r.a) da zekatını almalarını rica etti. Fakat ikisi de aynı sebeple almayı reddettiler. Nihayet, Salebe, Hz.Osman’ın (r.a) halifeliği zamanında vefat etti.

Gatafan Seferi
Gatafan kabilesinden Salebeoğulları ile Muhariblerin, Medine’ye saldırmak üzere Necid bölgesinde toplandıkları haberi alınmıştı. Hz.Peygamber (s.a.s), durumu müslümanlarla görüşüp konuştuktan sonra, hicretin 3. yılında, Hz.Osman’ı (r.a) yerine vekil bırakarak, 450 kişilik bir kuvvetle Medine’den yola çıktı.

Müslümanların kendilerine doğru geldiğini öğrenen kabileler hayvanlarını dağ kuytularına gizlemiş, çoluk çocuklarını da dağ başlarına yerleştirmişlerdi. Müslümanlar onlardan kimseye rastlayamadılar. Bulundukları yere karargah kurdular.

Hz.Peygamber (s.a.s) bulundukları vadinin uzak bir bölgesine doğru gitmişti. Sağanak halinde yağmaya başlayan yağmura tutuldular. Hz.Peygamber (s.a.s) ıslanan elbisesini çıkararak bir ağacın üzerine astı, kendisi de yanı üzerine uzandı. O sırada bir grup bedevi uzaktan Onu izliyorlardı. İçlerindeki en cesurları olan Du’sur’a:
- İşte elimize fırsat geçti. Muhammed tek başına. Arkadaşları gelip onu kurtarıncaya kadar biz onun işini bitiririz.
Du’sur, yavaş yavaş ilerleyerek Hz.Peygamberin (s.a.s) yanına kadar sokuldu, başucuna dikildi. Kılıcını sıyırarak:
- Ya Muhammed! (s.a.s) Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?
- Allah! (c.c)
Du’sur’un elinden kılıcı düştü. Hz.Peygamber (s.a.s), elbisesinin yanında duran kılıcını aldı ve sordu:
- Şimdi seni benden kim kurtarabilir?
- Kılıç tutanların hayırlısı ol!
Hz.Peygamber (s.a.s), Du’sur’u İslam’a davet etti ve sonra da serbest bırakıldı. Du’sur arkadaşlarının yanına vardı:
- Ben halkın en hayırlısının yanından geliyorum!
- Hani, söylediklerin nerede kaldı? Eline fırsat geçmişti, kılıç da elindeydi. Seni onu öldürmekten ne alıkoydu?
Du’sur, olanları anlattı ve onları da İslam’a davet etti.

***

Gatafan seferi on bir gün sürdü. Hz.Peygamber (s.a.s), Müslümanlarla birlikte Medine’ye geri döndü.

Hz.Hasan’ın (r.a) Doğumu
Hicretin 3.yılı ramazan ayında Hz.Fatıma (r.a) ve Hz.Ali’nin (r.a) ilk oğulları Hz. Hasan dünyaya geldi. Hz. Hasan belki de insanların Hz.Peygambere (s.a.s) en çok benzeyeniydi. Hz.Peygamber (s.a.s) onu çok sever ve onun için,
- Allah’ım Ben onu çok seviyorum! Sen de sev’ Onu seveni de sev!
diye dua ederdi.

Bir gün, yanında Temim kabilesinden Akra (r.a) oturuyorken, Hz.Peygamber (s.a.s) Hz.Hasan’ı (r.a) öptü.
Akra (r.a):
- Benim 10 çocuğum var. Onlardan hiç birini öpmem!
dedi. Hz.Peygamber (s.a.s) ona baktı ve
- Merhamet etmeyene merhamet olunmaz!
buyurdu.

Yine bir gün Hz.Peygamberin (s.a.s) yanına bir bedevi geldi:
- Ya Resulallah! (s.a.s) Siz çocuklarınızı öper ve sever misiniz? Halbuki, biz onları hiç öpmez ve okşamayız!
- Allah (c.c) senin kalbinden merhamet ve şefkati söküp almışsa, ben sana ne yapabilirim?

Çevrimdışı DrKonsultan

  • Onur Üyesi
  • İleti: 2283
  • Cinsiyet: Bay
  • Tohum saç toprağa , bitmezse toprak utansın!
  • Kurumunuz: kardiyoloji
UHUD SAVAŞI

Bedir savaşında müşrikler çok sayıda kayıp vermişler; kalanların bir kısmı kaçarak, bir kısmı da esirliklerinden fidye vererek kurtularak Mekke’ye dönmeyi başarmışlardı. Fakat bu durum Mekkeli müşriklere çok ağır geliyordu. Bedir yenilgisinin öcünü almak için hemen savaş hazırlıklarına başlandı.

Müslümanların ele geçirmesinden son anda kurtulan ticaret kervanının malları satıldı. Hissedarlara yalnız sermayeleri verildi. Elli bin dinarlık kazanç ise ordu hazırlanması için ayrıldı. Mekke dışından Sakif, Kinane ve daha başka kabileler de Müslümanlara karşı savaşmak üzere ikna edildi. Çok geçmeden ordu hazır hale geldi. Orduda 3000 asker ve deve ve 200 at bulunmaktaydı. Hazırlanan ordu Medine’ye doğru yola çıktı ve Uhud’a gelip karargah kuruldu.

***
Strateji Belirleme
Hz.Peygamber (s.a.s) gece bir rüya gördü. Sabah olunca da yanına gelen Müslümanlara anlattı:
- Ben bir rüya gördüm ve hayra yordum. Kendimi sağlam bir zırh içinde gördüm. Sonra kılıcımın ağzında bir gedik açıldığını gördüm. Sonra da boğazlanmış bir sığır gördüm.
- Ya Resulallah! Bunları ne şekilde yorumladın?
- Sağlam zırh giymek, Medine’de kalarak savaşmaya işarettir. Kılıcımın ağzında bir gedik açılması, bir zarara uğrayacağıma işarettir. Boğazlanmış sığır ise ashabımın şehid düşmelerine işarettir.

Hz.Peygamber (s.a.s), durumu değerlendirmek için Mekkeli ve Medineli Müslümanların ileri gelenlerini toplantıya çağırdı. Toplantıya Medineli münafıkların (inanmadığı halde inanıyormuş gibi görünenler) reisi Abdullah bin Übey de katılmıştı. Hz.Peygamber (s.a.s), biraz da görmüş olduğu rüyadan dolayı, Kureyşli Müşriklerle Medine dışında savaşmayı uygun görmüyordu. Toplantıya katılanlardan görüşlerini açıklamalarını istedi. Abdullah bin Übey, Hz.Peygamber (s.a.s) ile aynı görüşteydi:
- Ya Resulallah! (s.a.s) Medine’de dur, sakın onlara karşı çıkma! Çünkü, biz ne zaman, Medine’den düşmanımıza karşı çıkmışsak, muhakkak musibet ve mahrumiyete uğramışızdır. Tersine ne zaman, düşmanımız Medine’ye gelerek bizimle savaşmışsa, muhakkak yenilgiye uğramışızdır. Ya Resulallah! Sen onları kendi hallerine bırak. Eğer oldukları yerde kalır, üzerimize gelmezlerse, kendileri için çok kötü ve zararlı bir yerde kalmış olurlar. Eğer üzerimize gelecek olurlarsa, erkekler onlarla yüz yüze savaşırlar. Kadın ve çocuklar da, damlardan üzerlerine taş yağdırırlar.

Medinelilerin ve Kureyş’in büyüklerinin çoğunun da görüşü bu yöndeydi. Hz.Peygamber (s.a.s):
- O halde Kureyş müşriklerini, Medine’de bekleyiniz. Kadınlarla çocukları da yüksek evlerde bulundurunuz. Kureyşliler, Medine’ye gelip bize saldırırlarsa, biz de dar yerlerde sıkıştırıp onlarla savaşırız. Dar yerlerde savaşma yöntemlerini biz onlardan daha iyi biliriz. Onları yüksek yerlerden ok ve taşa tutarsınız!
buyurdu.

Fakat Bedir savaşında bulunamamış ve şehid olmayı arzulayan daha genç Müslümanlardan bir kısmı ise Medine dışında savaşmayı arzuluyorlardı:
- Ya Resulallah! (s.a.s) Onlar biz Müslüman olmadan önce bile, Medine’de üzerimize yürümelerine meydan ve imkan vermemiştik. İslamiyet devrinde buna nasıl izin verilir!
diye itirazda bulundular. Hz.Hamza (r.a), Sa’d bin Ubade (r.a) gibi sahabenin ileri gelenlerinden bazıları da onları desteklediler.

Malik bin Sinan (r.a) :
- Ya Resulullah! (s.a.s) Biz vallahi iki iyilik arasında bulunuyoruz. Bu iyiliklerden birisi: Allah (c.c) bizi onlara galip kılarsa, onları rezil etmiş ve alçaltmış olur. Bizim için de bir genişlik olur. İyiliklerin ikincisi de, yüce Allah’ın (c.c) bize şehidlik nasip etmesidir. Vallahi, ya Rasulullah (s.a.s) ! Bence bu ikisinden hangisi olursa olsun, onda hayır vardır!

Hz.Hamza (r.a) :
- Sana kitap indirmiş olan Allah’a (c.c) yemin ederim ki, rüyanda boğazlandığını gördüğün sığırın temsil ettiği kimselerden biri de benim! Bizi Cennet’ten mahrum etme!

İyas bin Evs (r.a) :
- Ya Resulallah! Kureyş müşriklerinin kavimlerinin yanına dönüp, “Muhammed’i (s.a.s) Medine’de kaleler ve evlerinde kuşattık!” demelerini hoş görmem! Hem bu onların cesaretini de artırır. Biz onları karşılayıp kovmazsak, bütün hurmalıklarımızı çiğnerler, ekinlerimizi mahvederler...

Haysemi (r.a) :
- Ya Resulallah! (s.a.s) Kureyşliler, çöl araplarından toplayabildiklerini topladılar. Develerine ve atlarına binip meydanlarımıza indiler...Biz onları karşılayıp kovmayacak olursa, çevremizdeki Araplar da bize göz dikecek ve üzerimize atılacaklardır. Yüce Allah’ın (c.c) bizi galip kılması umulur. Eğer ikincisi olursa, Bedir beni ondan uzaklaştırdı ve mahrum etti. Halbuki, ben onu o kadar özlemiştim ki! Benim, Bedir savaşına çıkmak istediğimi duyunca oğlum benimle kura çekişti. Kura ona çıktı ve şehidlikle o nasiplendi. Dün gece rüyamda oğlumu güzel bir surette gördüm: Cennet meyvaları ve ırmakları arasında dolaşıyordu ve bana “Cennet’te arkadaşlığa katıl! Ben Rabbimin bana vaad ettiğini gerçek buldum!” diyordu. Vallahi, ya Resulallah! (s.a.s) Yaşım çok ilerledi. Kemiklerim inceldi ve zayıfladı. Rabbime kavuşmayı özlemekteyim. Beni, Cennette oğlumun arkadaşlıyla nasiplendirmesi için Allah’a (c.c) dua et!

Hz.Peygamber (s.a.s) de Haysemi’nin (r.a) dileğini yerine getirdi.


Çevrimdışı DrKonsultan

  • Onur Üyesi
  • İleti: 2283
  • Cinsiyet: Bay
  • Tohum saç toprağa , bitmezse toprak utansın!
  • Kurumunuz: kardiyoloji
Savaş İçin Hazırlıklar
Cuma günü, Cuma namazını kıldıktan sonra, Müslümanlara vaaz etti. Cihadı anlattı. Düşman karşısında güçlüklere göğüs gerenlerin, Allah’ın yardımına kavuşacağını haber verdi.

O gün ikindi namazını da kıldırdı. Halk hazırlanmış, kadınlar kalelere yerleştirilmişlerdi. Hz.Peygamber (s.a.s), onları görünce evine girdi. Hz.Ebubekir (r.a) ve Hz.Ömer (r.a) de Onunla birlikte girdiler ve zırhını giymesine yardım ettiler.

Sa’d bin Muaz (r.a) ve Üseyid bin Hudayr (r.a), halkın saf saf hazırlanmış Hz.Peygamberin (s.a.s) çıkmasını beklediklerini görünce:
- Medine’den çıkmak istemediği halde, siz, çıkması için Rasulallah’a (s.a.s) ısrar edip durdunuz. Halbuki, emir ona gökten gelir. Siz bu işi ona bırakın. Onun emrettiğini yapın!
dedilerse de Hz.Peygamber (s.a.s), zırhını giymiş, silahlarını kuşanmış olduğu halde evinden çıkınca, Medine dışında savaşmak için ısrar edenlerin pişman oldular:
- Ya Rasulullah! (s.a.s) Senin hoşlanmadığın şeyi bezim istememiz yakışmaz! Eğer Medine’de kalmak istiyorsan, Medine’de kal! Sen nasıl istersen öyle yap!
dediler. Hz.Peygamber (s.a.s):
- Bir peygamberin, zırhını giydikten sonra, düşmanla çarpışmadan ve Allah (c.c), onunla düşmanları arasında hükmünü vermeden, zırhını sırtından çıkarması yakışmaz! Ben size ne emredersem, onu yapmaya bakın! Haydi, Allah’ın (c.c) adını anarak gidin! Sabrettiğiniz taktirde, Allah’ın (c.c) yardımı sizin içindir!
buyurdu. Atının üzerine bindi. 950-1000 kişi civarında bir kuvvetle yola çıktı. Biraz ilerledikten sonra 600 kişiye yakın, çoğunluğunu okçuların oluşturduğu bir topluluk gördü:
- Kim bunlar?
- Abdullah bin Übey’in Yahudi müttefikleri...
- Müslüman olmuşlar mı?
- Hayır, ya Resulallah! (s.a.s)
- Onlara gidip söyleyin, geri dönsünler! Biz müşriklere karşı müşriklerin yardımını istemeyiz.

Ordu Uhud’a doğru ilerleyip, köprünün bulunduğu yere kadar geldi. Müslümanlarla müşrikler artık birbirlerini iyice görebiliyorlardı. Kureyş ordusunun başkomutanı Ebu Süfyan, Medineli Müslümanlara elçi gönderdi:
- Ey Evs ve Hazreç kabileleri! Siz bizimle amca oğlumuz arasından çıkın! Bizi onunla baş başa bırakın! Böyle yaparsanız sizinle çarpışmayacak, geri dönüp gideceğiz.

Fakat Medineli Müslümanlar, Ebu Süfyan’ın teklifini sert bir dille redettiler. Bu sırada münafıkların lideri Abdullah bin Übey, “O, gençlerin sözünü dinledi de benim sözümü dinlemedi. Ey ahali, biz ne diye kendimizi öldürteceğiz, bir türlü anlamadık!” diyerek kavminden bir kısmını ve münafıkları yanına alarak Medine’ye geri döndü. Savaş meydanından ayrılanların sayısı 300 kişiyi buluyordu. Böylece Uhud’da savaşan Müslümanların sayısı 650-700 kişiye düşmüş oldu.

Hz.Peygamber (s.a.s), ordusuna savaş düzeni aldırdı. Bu arada stratejik önemi bulunan Ayneyn tepesine de 50 okçu gönderdi ve onlara görevlerini bildirdi:
- Göreviniz, bize yönelecek atlıları oka tutup, arkamızdan dolanmalarını önlemektir. Düşmanı yendiğimizi görseniz bile sakın yerinizden ayrılmayın!

Savaş’ın Başlaması ve Müşriklerin Yenilmeye Başlaması
Sonra Müslümanlara hitap etti ve onları cihada, sabra ve gayretli olmaya teşvik etti. Savaş teke tek çarpışmalarla başladı. Ardından çarpışmalar şiddetlendi. Özellikle sancaktarlarının peş peşe öldürülmesi müşrikleri sarstı. Halid bin Velid’in atlılarla yaptığı hücumlar da tepenin üzerine yerleştirilen Müslüman okçular tarafından geri püskürtüldü. Çok geçmeden müşrik ordusu dağılmaya başlanmıştı. Sayıca ve kuvvetçe kat kat üstün olan müşrikler korkuya kapılmış, mücahidlerin önünde kaçıyorlardı.

Müşrik ordusunun dağıldığını gören okçular birbirlerine,
- Ne duruyorsunuz? Allah düşmanı bozguna uğrattı. Kardeşleriniz ganimet toplamaya koyuldular. Siz de ganimet toplayın!
dediler. Bazıları ise,
- Siz Resulullah (s.a.s)ın, “Bizi arkadan koruyunuz, yerinizden ayrılmayınız! Öldürüldüğümüzü görseniz de yardımımıza koşmayınız! Ganimet topladığımızı görseniz de bize katılmayınız!” buyurduğunu bilmiyor musunuz?
diye karşı çıktılar. Komutanları Abdullah bin Cübeyr (r.a) de bunların arsındaydı. Fakat okçuların çoğu aşağıya inmekten vazgeçmediler. Tepede Abdullah bin Cübeyr ile 10 kadar okçudan başka kimse kalmadı.

Zaferin Yenilgiye Dönüşmesi
Müşrik ordusunun atlı birliklerinin komutanı Halid bin Velid, dağda okçuların azaldığını, Müslümanların ganimet toplamakla meşgul olduklarını görünce atlıları hücuma geçirdi. Tepede kalan okçuları şehid edip, Müslümanlara arkalarından saldırdı. Bu durumu gören müşrik ordusu da toparlanarak yeniden Müslümanların üzerine yürüdü.
Müşriklerin ileri gelenlerinden Dırar bin Hattab o günü şöyle anlatıyor:
Biz, Uhud’a çıkıp geldiğimiz zaman,
- “Eğer onlar kalelerinde otururlarsa, onları yenmeye yol bulamayız. Bir süre oturur, sonra dönüp geliriz. Eğer kalelerinden çıkıp yanımıza gelirlerse, onları yeneriz. Çünkü sayımız onlarınkinden çoktur. Hem biz öç almak için yanıp tutuşuyoruz. Bedir’de öldürülenleri hatırlatan kadınlar da bizimle gelmiş bulunuyorlar. Bizim yanımızda atlar var, onların atları yok. Bizim silahlarımız da onlarınkinden çok”
dedim. Nihayet onlar gelip bizimle karşılaştılar. Vallahi, onlarla çarpışmaya kalkışmamızla, bozulup dağılmamız bir oldu! Kendi kendime,
- Bu Bedir’den de büyük bir yenilgi!
dedim. Halid bin Velid’e ,
- Müslümanlara saldırsana!
dedikçe, o bana bunun zor ve faydasız olduğunu söylüyordu. Bir ara, üzerinde okçular bulunan dağı bomboş görünce, Halid bin Velid’e:
- Ebu Süleyman! Arkanı dön de bir bakıver!
dedim. Halid, atının gemini çekip arkasına doğru eğilince, atını mahmuzlayıp hücuma kalktı. Biz de onunla birlikte hücuma kalktık. Dağın üzerinde 5-10 kişi bulduk. Onları öldürdük. Sonra Müslümanların ordugahına girdik.

Zafer yenilgiye dönüşmüş, Müslümanlar bir anda darmadağın olmuşlardı. Hz.Peygamber (s.a.s), çevresinden ayrılmayanlarla birlikte dağa doğru çekiliyordu. O günkü durum, Kur’an-ı Kerim de şu şekilde anlatılıyor:
Gerçekten Allah, (size olan yardım) vaadini doğruladı (yerine getirdi). Hani O'nun izniyle onları (Uhud'da) kırıp geçiriyordunuz. Fakat sevdiğiniz (zaferi ve bıraktıkları ganîmet)i size gösterdikten sonra, (Peygamberin verdiği) emir hakkında gevşediniz, (yerlerinizde kalıp kalmamak hususunda) tartıştınız ve (emre) karşı geldiniz: Kiminiz dünyayı (ganîmeti) istiyor, kiminiz de (emre bağlı kalarak) âhireti istiyordu. Sonra (Allah), sınamak için onlar(a karşı başarı)dan sizi geri koydu (yenilgiye uğrattı). Bununla beraber sizi bağışladı. Allah mü'minlere karşı çok lütufkârdır.
3/152
(Uhud Gazvesi'nde Ayneyn gediğine yerleştirilen nöbetçi okçular, düşmanın bir an bozulması üzerine ganîmet alınıyor zannıyla, Rasûlullah (s.a.v.)'den emir gelmeden yerlerini terketmişlerdi. Mekkeli müşrikler de hemen oradan geçerek müslümanları arkadan sarmışlar ve müslümanlar bunun üzerine birden paniğe kapılmışlar, kaçmışlardı.)

O vakit (Uhud Gazvesi'nde) Peygamber arkanızdan: ("Ey Allah'ın kulları! Ben Allah'ın Peygamberiyim, bana gelin" diye) çağırdığı halde, siz sürekli (savaş meydanından) uzaklaşıyor, (kaçıp dağa çıkıyor) kimseye dönüp bakmıyordunuz. Bunun üzerine (Allah), ne elinizden giden (zafer)e ne de başınıza gelen (musîbet)e üzülmemeniz için size keder üstüne keder verdi. Allah yaptıklarınızdan haberdârdır.
3/153
(Sonunda müslümanlar savaşı kazanmasalar da, Allah'ın bağışlamasıyla tekrar toparlanıp mutlak bir bozgundan kurtuldular ve müşrikleri Mekke'ye doğru kovaladılar.)

Hz.Peygamber’in (s.a.s) ve Yanındaki Sahabilerin Mücadelesi
Hz.Peygamberin (s.a.s) yanındaki sahabeler yağan oklara ve müşriklerin saldırılarına karşı kendilerini siper ediyor, Hz.Peygamberi (s.a.s) korumaya çalışıyorlardı. Sahabenin önde gelenlerinden pek çok kimse şehid oldu. Hz.Peygamberin (s.a.s) amcası Hz.Hamza (r.a) da bunlar arsındaydı.

***
Katade (r.a) de o gün Hz.Peygamberin (s.a.s) yanında bulunanlardandı. Hz.Peygamberin (s.a.s) önünde dikilerek müşriklere ok atıyordu. Sonunda kendisi de bir okla vuruldu ve göz bebeği yanağının üzerine aktı. Çıkan gözüyle birlikte Hz.Peygamberin (s.a.s) yanına geldi. Onu görür görmez Hz.Peygamberin (s.a.s) gözleri yaşardı:
- Ey Katade bu ne hal!
- Görmüyor musun ya Resulallah! (s.a.s)
- İstersen sabredersin, Cennet senin için hazırlanır. İstersen senin için Allah’a yalvarayım, gözün eski haline gelsin?
- Muhakkak ki, Cennet büyük bir mükafat fakat benim genç ve güzel bir hanımım var. Onun gözümü bu halde görmesini istemem. Ya Rasulallah! (s.a.s) Sen hem gözümü eski haline getirsen, hem de benim için Allah’tan (c.c) Cennet dilesen olmaz mı?
- Ey Katade! Öyle yapayım!

Katade’nin gözünü yerine koydu ve dua etti:
- Allah’ım Katade, kendisini Resulüne feda etti. Sen de onun bu gözünü öbüründen güzel yap!
Ardından da Cennetlik olması için dua etti. Katade’nin (r.a) okla vurulan gözü, diğerinden daha dayanıklı ve daha güzeldi.

***
Çarpışmalar sırasında Hz.Peygamber (s.a.s) de yaralandı. Atılan taşlarla alnı ve alt dudağı yarıldı. Alt çenesindeki kesici dişi kırılmıştı. Aldığı kılıç darbeleriyle de sağ omuzu yaralandı ve başındaki miğferi parçalandı. Miğferin halkalarından ikisi şakaklarına saplandı.

Hz.Ebubekir (r.a) anlatıyor:
- Uhud günü, halk Resulullah (s.a.s)’ın yanından dağılıp uzaklaştığı zaman, ben onun yanına koşanlardan ilkiydim. Arkamdan birisinin de kuş gibi Resulullah (s.a.s)’ın yanına erişmek istediğini gördüm. O da Ubeyde bin Cerrah’tı. Resulullah (s.a.s)’ın miğferinin halkalarından ikisinin şakaklarına battığını görünce Ebu Ubeyde bana: “Allah aşkına Rasulullah (s.a.s) ile aramdan çekil de Resulullahın (s.a.s) yanağındaki halkayı ben çıkarayım!” dedi. Halkalardan birisini, ön dişleriyle çekip çıkarırken, bir dişi çıktı. Sonra Resulullah’ın (s.a.s) diğer yanağına baktı. Yine bana “Benimle Resulullah’ın (s.a.s) arasından sen çık!” dedi. Halkalardan ikincisini çekip çıkarırken de ikinci dişi çıktı. Bunun için iki dişi eksikti.

Hz.Peygamber (s.a.s), zırhı üzerinde olduğu halde Sad bin Muaz (r.a) ve Sad bin Ubade’nin (r.a) arasında, her ikisine de dayanarak, Uhud dağının yukarılarına doğru çıkarıldı. Yaralı ve güçten düşmüş durumda bulunduğu için, öğle namazını ancak oturarak kılabildi.

Bu arada Hz.Peygamberin (s.a.s) öldürüldüğü haberi yayılmıştı. Müslümanlar Hz.Peygamberi (s.a.s) sağ salim olarak görünce ferahladılar. Hz.Peygamber de (s.a.s) Müslümanların yeniden toparlandığını görünce rahatladı. O sırada müşrikler Uhud dağına tırmanmaya çalışıyorlardı. Hz.Peygamber (s.a.s), müşriklerin dağdan indirilmelerini emretti. Müslümanlar taş ve ok atarak müşrikleri indirmeyi başardılar.

Bu sırada Müslümanları tatlı bir uyku sardı. Zübeyr bin Avvam (r.a) der ki:
- Uhud’da korkunun üzerimize en çok çöktüğü bir sırada, ben Rasulullah’ın (s.a.s) yanındaydım. Derken Allah (c.c), bize uyku verdi. Mü’minlerden bir kimse yoktu ki, çenesi, uyumaktan göğsüne düşmüş olmasın.

Ebulyeser (r.a) der ki:
- Müşriklerin aşağımızda bulundukları sırada, Rasulullah’ın (s.a.s) yanında kavmimden ondört kişi görmüştüm ki, hepimiz uyukluyorduk. Uykuya dalıp da başı, yayı ile tokuşmayan kimse yoktu.

Kur’an- Kerim de o günden şöyle bahseder:
Sonra (Uhud Gazvesi'nden kesin zafer elde edememekle gelen) bu kederinin arkasından Allah üzerinize öyle bir güven ve (bunun yol açtığı bir) uyku hâli getirdi ki, o hal içinizden bir kısmını sarıyordu. (Münâfık olan) diğer bir kısım da canlarının derdine düşmüş, Allah'a karşı, câhiliye devrindeki gibi haksız bir zanda/düşüncede bulunarak: "Bu işten bize ne?" diyordu. (Ey Rasûlüm!) "Bütün iş (yetki ve karar) Allah'ındır" de. Onlar, senin huzûrunda açığa vuramadıklarını, içlerinde gizliyorlar ve: "Bu işte bizim bir payımız olsa (sözümüz tutulsa veya Muhammed'in vaadi yerine gelse) idi, biz burada, öldürülmezdik" diyorlar. (Rasûlüm! Yine) de ki: "Evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine ölüm yazılmış olanlar, devril(ip öl)ecekleri yerlere mutlaka çıkıp gideceklerdi. Bu, Allah'ın gönlünüzdeki (ihlâs ve fitne gibi) şeyleri yoklaması ve kalplerinizdeki (vesveseleri) temizlemesi içindir. Allah, sînelerdekini hakkıyla bilicidir."
3/154

Savaşın Sona Ermesi
Müşrik ordularının başında bulunan Ebu Süfyan, artık Uhud’dan ayrılıp gitmek istiyordu. Atı üzerinde Müslümanların yakınına doğru geldi:
- Müslümanlar, aranızda Muhammed var mı?
diye üç kere seslendi. Hz.Peygamber (s.a.s) cevap verilmesini istemedi. Ebu Süfyan,
- Aranızda Ebu Kuhafe’nin oğlu (Ebubekir) var mı?
diye sordu. Hz.Peygamber (s.a.s) yine cevap verilmemesini istedi.
- Aranızda Hattab’ın oğlu var mı?
diye sordu. Yine Hz.Peygamber (s.a.s) cevap verilmemesini istedi. Bunun üzerine Ebu Süfyan, arkadaşlarına dönerek,
- Herhalde hepsi öldürülmüşler!
dedi. Bunun üzerine Hz.Ömer (r.a) dayanamayarak,
- Ey Allah’ın düşmanı! Vallahi sen yalan söylüyorsun! İsimlerini saydığın kişilerin hepsi de sağdırlar! Allah (c.c) seni zelil ve hakir bırakmak için onları sağ bıraktı! İşte Rasulullah, (s.a.s) işte Ebubekir (r.a), işte ben!
dedi. Ebu Süfyan, sesini olanca gücüyle yükselterek,
- Bizi zafere eriştirdin, Hübel! Bu Uhud günü, o Bedir gününün karşılığıdır! Yükselt dinini Hübel! Yükselt dinini Hübel!
diye bağırdı. Hz.Ömer, (r.a)
- Ya Resulallah! (s.a.s) Cevap vereyim mi?
- Cevap ver!
- Ne şekilde cevap verelim?
- “En yüksek ve yüce olan Allah’tır! (c.c)” diyin.
- Bir gün yenildik, bir gün yendik! Bir gün üzüldük, bir gün de güldük! Filana karşı, filanı; filana karşı da filanı öldürdük!
- Biz sizinle bir değiliz. Bizden öldürülenler Cennette, sizinkiler Cehennemdedir!
- Yanıma gel ey Ömer!
Hz.Peygamber (s.a.s),
- Git gör derdi nedir onun?
buyurdu. Hz.Ömer Ebu Süfyan’ın yanına indi:
- Ey Ömer! Allah aşkına doğru söyle! Muhammed’i öldürdük mü?
- Hayır vallahi, öldürmediniz. Şimdi O, söylediklerinizi dinliyor!
Ebu Süfyan ve arkadaşları ayrılacağı sırada,
- Gelecek yıl, Bedir’de sizinle çarpışmaya söz veriyoruz!
diye seslendiler. Hz. Ömer (r.a) durdu. Hz.Peygamberin (s.a.s) ne söyleyeceğini bekledi. Hz.Peygamber (s.a.s),
- Olur! “Orası, İnşallah bizim ve sizin buluşma yerimiz olsun” de!
buyurdu. Hz.Ömer (r.a) de,
- Olur!
diye cevap verdi. Ebu Süfyan ve arkadaşları, ordugahlarına döndüler ve Medine’ye doğru yola çıktılar.

Medine’ye Dönüş
Müslümanların bozulduğu ve Hz.Peygamberin (s.a.s) şehid edildiği haberi Medine’ye ulaşır ulaşmaz, On civarında kadın, yaralılara yardımcı olmak için Uhud’a kadar koşup gelmişlerdi. Hz.Peygamberin (s.a.s) kızı Hz.Fatıma (r.a) da onların arasındaydı. Hz.Peygamberi (s.a.s) kanlar içinde görünce göz yaşlarıyla boynuna sarıldı. Hz.Ali (r.a) kalkanıyla yaraların üzerine su döküyor, eşi Hz.Fatıma (r.a) ise akan kanı yıkıyordu. Uğraşmalarının sonunda kanamaları durdurdular.

Diğer hanımlar da savaş meydanındaki diğer yaralılara su veriyor ve yaralarını sarıyorlardı. Şehid olan Müslümanların sayısı 70 kişi civarındaydı. Çoğunluğunu Medineli Müslümanlar oluşturuyordu. Müşriklerden öldürülenlerin sayısı ise 22 kişiydi. Hz.Peygamber (s.a.s), şehidlerin çokluğu sebebiyle, her kabire ikişer, üçer kişi konulmasını emir buyurdu. Cenaze namazları Hz.Peygamber (s.a.s) tarafından onar kişilik gruplar halinde kılındı.

Şehidlerin gömülme işi bittikten sonra, Hz.Peygamber (s.a.s) atının getirilmesini istedi. Atına bindi. Yaralılar ve Uhud’a yardım için gelen kadınlar da yanlarında oldukları halde Medine’ye doğru yöneldiler. Hz.Peygamber (s.a.s), kapısının önüne kadar atının üzerinde geldi. Yardım edilmeden de atından inemedi. Sad bin Muaz (r.a) ve Sad bin Ubade’ye (r.a) dayanarak evine girdi. Kılıcını yıkaması için kızı Fatıma’ya (r.a) verdi ve
- Allah bize Fethi nasib edinceye kadar, müşrikler bir daha bizi bunun gibi bir musibete uğratamayacaklar.
buyurdu.

Bişr bin Akrabe (r.a) anlatıyor:
Babam Akrabe, Uhud günü şehid olunca, ağlayarak Hz.Peygambere (s.a.s) gittim:
- Ey sevgilicik! Sen ne diye ağlıyorsun? Sus, ağlama! Senin baban ben, annen de Aişe olursa, razı olmaz mısın?
buyurdu.
- Anam babam sana feda olsun ya Rasulallah! (s.a.s) Razı olurum!
dedim. Eliyle başımı okşadı. Başımda elinin değdiği yerin saçları siyah kaldı. Diğer yerlerin saçları ağardı.

Uhud’da uğranılan yenilgi üzerine inen ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
(Bedir Gazvesi'nde kâfirlerin başına musîbetin) iki katını getirdiğiniz halde (Uhud Gazvesi'nde) size bir (kat) musîbet gelince mi "(Peygamber bizimle beraber ve biz de müslüman olduğumuz halde) bu nereden geldi?" dediniz. De ki: "O (belâ), kendi tarafınızdan (ve Peygambere itaat etmeyişinizden)dir." Şüphe yok ki Allah her şeye kâdirdir.
3/165
(Bedir Gazvesi'nde müşrikler yetmiş ölü ve yetmiş esir vermişler, Uhud Gazvesi'nde ise müslümanlardan yetmiş şehid verilmiştir.)

Eğer siz (Uhud'da) yara aldı iseniz, (Bedir Gazvesi'nde düşmanınız olan) o kavim de benzeri bir yara almıştı. İşte biz, o günleri (bazen gâlibiyet ve bazen mağlûbiyet şeklinde) insanlar arasında döndürür dururuz. Bu da, Allah'ın gerçekten îman edenleri ortaya çıkarması ve sizden şâhitler edinmesi içindir. Allah, zâlimleri sevmez.
3/140
(Bir de) Allah'ın, mü'minleri (seçerek, günahlarından) temizlemesi ve kâfirleri mahvetmesi içindir.
3/141

Takip
Hz.Peygamber (s.a.s) ertesi gün sabah namazını kıldırdıktan sonra Bilal’e (r.a) bir duyuru yapmasını emretti. Bilal (r.a) de istenilen duyuruyu yaptı:
- Resulullah (s.a.s), düşmanınızı takip etmenizi size emrediyor! Dün Uhud’da bizimle çarpışmada bulunmayanlar gelmeyecek, ancak çarpışmada bulunanlar gelebilecekler!

Hz.Peygamber (s.a.s) bu tedbire, Kureyş müşriklerinin geri dönüp Medine’ye saldırmaları ihtimalini göz önüne alarak başvurmuştu. Yerine Medine’de İbn-i Ümmü Mektum’u (r.a) bırakarak yola çıktı. Uhud’da bulunan mücahidlerden 70 kadarı davetine hemen icabet ettiler. Çoğunluğu yaralı olmalarına rağmen yolda başkaları da onlara katıldılar. Yolda yanlarına Medine’deki münafıkların reisi, Abdullah bin Übey, gelerek “Ben de hayvanıma binip seninle birlikte takibe çıkayım mı?” diye sordu fakat “Hayır!” cevabını aldı.

Bu sırada müşrikler geri dönüp dönmeme konusunu aralarında konuşuyorlardı. Bir kısmı savaşı kazanmış durumdayken Medine’ye de girmeleri gerektiğini söylüyordu. Fakat içlerinden Saffan bin Ümeyye buna karşı çıkıyordu:
- Siz onları yendiniz. Artık Mekke’ye dönün. Üzerlerine gitmeyin. Bu taktirde zafer sizde kalacaktır. Bedir’de yenilerek Mekke’ye dönüp gittiğiniz zaman, onlar da sizi takip etmediler. Zafer onlarda kaldı. Şimdi Müslümanlar bize çok kızmış durumdalar. Savaştan önce ayrılıp Medine’ye dönenlerin de toplanıp gelmelerinden korkarım. Zafer bizde iken, Mekke’ye dönelim. Mekke’ye dönmezsek, zaferin bizde kalacağından emin değilim.

Gece olduğunda Medine’nin 12 km. kadar dışında konaklandı. Müşrikler de kendilerinden fazla uzak olmayan bir yerde konaklamışlardı. Hz.Peygamber (s.a.s), mücahidlerin mümkün olduğunca geniş bir alana yayılmasını ve herkesin kendisi için bir ateş yakması istendi. Yakılan ateşlerin sayısı beş yüzü buluyor ve ışıkları en uzak yerlerden görülebiliyordu. Çok sayıdaki ateş öbekleri uzaktan sanki büyük bir ordunun konakladığı izlenimini veriyordu. Durumu haber alan müşriklerin tüm hırs ve niyetleri kayboldu. Kalplerine korku düştü. Medine’ye dönme tartışmalarına son vererek acele bir şekilde Mekke’ye geri döndüler. Müslümanlar, üç gece aynı şekilde konakladıktan sonra Medine’ye döndüler.

Çevrimdışı DrKonsultan

  • Onur Üyesi
  • İleti: 2283
  • Cinsiyet: Bay
  • Tohum saç toprağa , bitmezse toprak utansın!
  • Kurumunuz: kardiyoloji
Ynt: SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED (S.A.S)-----UHUD SAVAŞINDAN SONRA-----
« Yanıtla #25 : 03 Kasım 2007, 11:25:10 »
UHUD SAVAŞINDAN SONRA

Cabir’in (r.a) Babasının Borçlarını Ödemesi
Abdullah bin Amr (r.a), Uhud savaşında şehid düşmüş, geride altı kız çocuğu ve yüklüce bir borç bırakmıştı. Yahudilerden sadece birine 30 deve yükü hurma borcu vardı. İki hurma bahçesi varsa da bahçeler, borçlarını karşılayabilecek kadar ürün vermiyordu. Hurma mevsimi geldiğinde, alacaklıları oğlu Cabir’i (r.a), babasının borçlarını ödemesi için sıkıştırmaya başladılar.

Cabir(r.a), Hz.Peygamber (s.a.s)’e gelerek yardım istedi. Hz.Peygamber (s.a.s), alacaklıları çağırarak, hurma bahçelerinin bütün mahsulünü alarak borçlarını silmelerini teklif ettiyse de alacaklılar bunu kabul etmediler. Ertesi gün Hz.Ebubekir (r.a) ve Hz.Ömer’i (r.a) de alarak Cabir’in (r.a) hurma bahçesine gitti. Cabir (r.a) onlara hurma bahçesini gezdirdi ve yemek ikram etti. Ayrılacakları sırada Hz.Peygamber (s.a.s),
- Allah size mübarek kılsın!
diyerek dua buyurdu. Sonra da,
- Git hurmanı topla! İyi cins olanlarını bir tarafa, diğerlerini bir tarafa ayır! Sonra bana haber ver!
diyerek bahçeden ayrıldı. Cabir (r.a) söylenilenleri yaptıktan sonra, Hz.Peygamberi (s.a.s) tekrar çağırdı. Hz.Peygamber (s.a.s) kalktı ve hurma bahçesine gitti. Alacaklılara haber verildi, onlar da eşeklerle ve çuvallarla geldiler. Hz.Peygamber (s.a.s), hurma yığınlarının en büyüğünün çevresinde üç kere dolaştıktan sonra oturdu. Sonra Cabire (r.a),
- Şu alacaklılarını yanıma çağır!
buyurdu. Alacaklılara hurma yığınlarından ölçülüp ölçülüp verilmeye başlandı. Sonunda borçların hepsi ödendi. Cabir şöyle anlatıyor:
- Yeter ki, Allah (c.c) , babamın borcunu ödesin de, vallahi ben, kız kardeşlerimin yanına bir hurma ile bile dönüp gitmeye razıydım. Halbuki, Rasulullah (s.a.s), bütün alacaklılara hurma verdiği halde, bir hurma bile eksilmediğini görüyordum. Hurma bahçesinin en küçüğünün mahsulü, bütün borçları ödemeye kafi gelmişti.
Cabire (r.a)de 17 deve yükü hurma kalmıştı. Cabir, (r.a) Hz.Ömer’le (r.a) oturduğu bir sırada, Hz.Peygamberin (s.a.s) yanına gelip, son durumu haber verince, Hz.Peygamber (s.a.s), Ömer’e dönerek,
- Ne söylüyor, dinle!
buyurdu. Hz.Ömer de (r.a),
- Biz zaten senin Allah’ın (c.c) peygamberi olduğunu biliyoruz! Vallahi, Sen muhakkak Allah’ın peygamberisin!
diye cevap verdi.

***
Cabir bin Abdullah (r.a) anlatıyor:
Rasulullah ile birlikte Zatürrika seferine çıkmıştım. Dönüşte, zayıf ve yaşlı bir devenin üzerinde bulunuyordum. Deve yoruldu, kafileden geri kaldım. Rasulullah (s.a.s) yanıma geldi:
- Ey Cabir! Sana ne oldu ki, geride kaldın?
- Ya Rasulallah! (s.a.s) Beni şu devem geride bıraktı.
- Deveni çöktür ve elindeki değneği bana ver!
İkimiz de develerimizden indik. Değneği alıp, onunla deveme bir kere vurdu. Sonra,
- Haydi, bin!
dedi. Bindim, deve yürümeye başladı. Rasulullah’ı (s.a.s) hak din ve kitapla gönderen Allah’a yemin ederim ki, devemin sürati onun devesini geçiyor, ben de yularını çekerek geçmesine engel olmaya çalışıyordum. Yolda konuşarak giderken, Rasulullah (s.a.s) :
- Ey Cabir! (r.a) Bu deveni bana satar mısın?
- Ya Rasulallah! (s.a.s) Onu sana ancak bağışlarım!
- Bağışlamak olmaz, fakat sen onu sat!
- Öyle ise ya Rasulallah! (s.a.s) Bedelini belirle!
- Bir dirheme aldım!
- Hayır!
- İki dirheme aldım!
- Hayır!
Resulullah (s.a.s) devenin bedelini bir ukiye’ye (40 dirhem) kadar yükseltti.
- Kabul ettim ya Resulallah! (s.a.s) Deve Senindir artık!
- Aldım kabul ettim!
Öğleye doğru devenin başını çekip Resulullah (s.a.s)’ın mescidinin kapısına kadar vardım. Mescide yakın bir yerde oturup bekledim. Resulullah (s.a.s) çıkıp deveyi görünce:
- Nedir bu?
- Ya Resulallah! Bu deveyi Cabir (r.a)getirdi!
- Cabir nerede?
“Resulullah (s.a.s) çağırıyor!” diye bana bağırdılar. Yanına koştum.
- Şimdi mi geldin?
- Evet!
- Mescide gir de iki rekat namaz kıl!
Mescide girdim ve iki rekat namaz kıldım. Bilal’i çağırdı.
- Cabir’le git de, kendisine bir ukiye ver!
Hz. Bilal (r.a) ile birlikte gittim. Bana bir ukiye verdi ve biraz da fazlasını verdi. Dönüp evime giderken, Resulullah (s.a.s)’ın gönderdiği bir adam gelip bana yetişti. Rasulullah’ın (s.a.s) çağırdığını haber verdi. Yanına gittim. Resulullah (s.a.s)’ın devemi beğenmediğini ve geri vereceğini zannediyordum:
- Deveni al ve götür!
- Ya Resulallah! (s.a.s) O benim değil, ancak senin devendir!
- Al götür deveni!
- Ya Resulallah! (s.a.s) O ancak senin devendir!
Al götür deveni ey kardeşimin oğlu! Devenin yularını tut! Deve senindir! Bedeli de senindir!

***
Kureyş müşriklerinin lideri Ebu Süfyan, Uhud’dan ayrılacakları sırada Hz.Ömer’le, (r.a) gelecek yıl Bedir’de buluşup savaşmak üzerine anlaşmışlardı. Aradan geçen bir yıllık sürenin dolması yaklaşınca, Hz.Peygamber (s.a.s), verdiği söze uyarak Bedir’e gitmek için hazırlıklara başladı. Öte yandan Ebu Süfyan da savaş hazırlıklarına başlamıştı. Fakat bu yıl savaş istemiyordu.

Bu sırada Nuaym bin Mesud adında Medineli ve henüz Müslüman olmamış birisi Mekke’ye gelmiş bulunuyordu. Müşrikler ondan Medine’deki durumu sordular. Müslümanların savaş hazırlıklarının başlamış olduğunu öğrenince, Ebu Süfyan Nuaym’a bir teklif getirdi:
- Muhammed ile arkadaşlarına “Bedir’de buluşup savaşalım” diye söz vermiştim. Zaman dolmuş bulunuyor. Halbuki, bu yıl kıtlık, kuraklık ve zor bir yıldı. Bu yıl Muhammed’le karşılaşmak istemiyorum. Karşılaşmadığım zaman ise onlar bize karşı cesaretlenecekler. Sen, hemen Medine’ye yetiş. Bizim yanımızda dayanılmayacak kadar kuvvet olduğunu bildirerek Muhammed ve arkadaşlarını bizimle çarpışmaktan vazgeçir. Buna karşılık da sana yetişkin 20 deve verelim!
diye teklifte bulundu. Nuaym da bunu kabul etti. Devesine atlayıp, son sürat Medine’ye geldi. Müslümanları savaş hazırlığı içinde buldu:
- Siz nereye gitmek, ne yapmak istiyorsunuz?
- Bedir’de, bu mevsimde buluşup savaşmak için Ebu Süfyan’a söz verdik.
- Ne kötü bir gidiş! Ne kötü bir karar! Bence, evlerinize gidip oturun! Eğer Bedir’e gitmeye kalkarsanız, kaçabilenlerden başkası kurtulamaz! Ebu Süfyan’ın yanında çok sayıda kuvvet toplanmış durumda!...
Müslümanların arasında dolaştı durdu. Sonunda onların kalplerine korku düşürmeye muvaffak oldu. Medine’de bulunan münafıkların da yardımıyla Müslümanları çarpışmadan vazgeçecek hale getirdi.

Durum Hz.Peygamber (s.a.s)’e kadar ulaştı. Fakat Hz.Peygamberin (s.a.s),
- Allah’a yemin ederim ki, yanımda hiç kimse olmasa bile, ben tek başıma Bedir’e gideceğim!
buyurması üzerine, Müslümanlar kendilerine geldiler, tuzaktan kurtuldular.

Hz.Peygamber (s.a.s), 1.500 kişilik bir kuvvetle Medine’den ayrıldı. Bu sırada hazırlıklarını tamamlayan Ebu Süfyan da 2000 kişilik bir kuvvetle Mekke’den yola çıktı. Fakat bir süre sonra korkuya kapıldı:
- Biz Nuaym’ı Medine’ye Müslümanları Bedir’e gelmekten vazgeçirmesi için göndermiştik. Halbuki, biz yola çıktık. Bir veya iki gece ilerledikten sonra döneceğiz. Ey Kureyş topluluğu! Sefere çıkmanız için, hayvanlarınız için otun, içeceğiniz sütün bol olacağı bir yıl daha uygun olur. Halbuki, bu yıl kurak ve kıtlık bir yıldır. Ben geriye dönüyorum, siz de dönün!
Kureyş ordusu Mekke’ye geri döndü. Fakat Mekke’ye dönüşleri hoş karşılanmadı. Mekke’nin bazı ileri gelenleri,
- Verdiğimiz sözden caydığımızı görünce, Müslümanlar bize karşı cesaretlenecekler!
diyerek yeniden savaş hazırlıklarını başladılar.

Hz.Peygamber (s.a.s), Bedir’de sekiz gece kaldı. Ebu Süfyanı bekledi. Sonra da Medine’ye geri döndü.

Hz.Aişe’ye (r.a)Yapılan İftira
Hz.Peygamberin (s.a.s) eşi Hz.Aişe (r.a) anlatıyor:
Rasulullah, (s.a.s) sefere çıktığında, hanımlarından birisini de yanına alırdı. Beni Mustalik’e yapılan seferde de kura bana çıkmış, Rasulullah (s.a.s) ile birlikte ben yola çıkmıştım. Yolculuk sırasında deve üzerindeki hevdeç üzerinde taşınıyor, konaklama yerine gelindiğinde yine hevdeç içinde indiriliyordum.

Sefer dönüşü, Medine’ye doğru yola çıkmıştık. Medine yakın bir yerde konakladık. Gecenin bir kısmı orada geçirildikten sonra hareket emri verildi. Harekete geçileceği sırada boynumdaki gerdanlığımı kaybettiğimi fark ettim. Aramaya koyuldum. Fakat bu arama beni yoldan alıkoydu. Beni içinde sanarak, hevdecimi deveye yüklemişler ve deveyi sürüp gitmişler.

Gerdanlığımı, ordu ayrılıp gittikten sonra buldum. Hemen konaklama yerine geldimse de kimseyi bulamadım. Hedveçte beni bulamayınca, aramak için gelirler diye düşündüm. Çarşafıma bürünüp yanım üzerine uzandım. O sırada gözlerimi uyku bürüdü, uyumuş kalmışım.

Safvan bin Muatal, ordu hareket ettikten sonra arkasından gelip, geride unutulmuş şeyleri kaybolmaması için toplamak ve bir sonraki konak yerine götürmekle görevlendirilmişti. Sabaha doğru bulunduğum yere gelmiş, uyuyan bir insan karaltısı görünce baş ucuma gelmiş ve beni görünce tanımış. Şaşırarak, “İnna lillah ve inna ileyhi raciun” dedi. Sesine uyandım ve çarşafımı yüzüme örttüm. Vallahi, onunla ne bir kelime konuştum, ne de bundan başka bir söz işittim

Safvan devesini getirerek çöktürdü. Hemen kalkıp deveye bindim. Kendisi de devenin yularından çekerek, askere yetişmek için süratle ilerlemeye başladı. Sabaha kadar askerin arkasından yetişemedik. Ancak ordu konakladığı zaman onlara yetiştik.

Safvan’ın, Hz.Aişe’yi (r.a) deve üzerinde getirdiğini gören Abdullah bin Übey, “Demek peygamberin hanımı, bir adamla gecelemiş, sonra da adam, devesinin yularından tutup onunla yanınıza gelmiş” diyerek ilk yaygarayı koparmış. Diğer münafıklar da ona katılmışlar, ordugah bu söylentiyle çalkalanmış. Vallahi, benim bunlardan hiç haberim olmadı.

Sonra Medine’ye geldik. Çok geçmeden ağır bir hastalığa yakalandım. Bir ay kadar hasta kaldım. Meğer, bu sırada halk, iftiracıların uydurduğu iftiralara dalmışlar. Ben ise bunlardan hiçbir şey sezmemiş ve anlayamamışım. İftiralar, Rasulullah (s.a.s) ile babama ve anneme kadar ulaşmış. Fakat onlar da bana hiçbir şey bahsetmiyorlar. Yalnız, daha önceleri hastalandığım zaman, Rasulullah’tan (s.a.s) gördüğüm lütuf ve iltifatları bu hastalığım sırasında göremeyişim ve kendisi yanıma geldikçe adımı anmadan “Hastanız nasıldır?” diyerek dönüp gidişi beni şüphelendiriyor ve üzüyordu. Ama ortada dönen kötülüklerden de hiç haberim yoktu.


Çevrimdışı DrKonsultan

  • Onur Üyesi
  • İleti: 2283
  • Cinsiyet: Bay
  • Tohum saç toprağa , bitmezse toprak utansın!
  • Kurumunuz: kardiyoloji
Ynt: SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED (S.A.S)-----UHUD SAVAŞINDAN SONRA-----
« Yanıtla #26 : 03 Kasım 2007, 11:26:06 »
Aradan 20 gün kadar geçtikten sonra, hastalığımı atlatmış, iyileşme dönemine girmiştim. Gece vakti, Mistah’ın annesi Selma Hatunla ihtiyaç gidermek üzere dışarı çıkmıştık. Selma Hatun’un ayağı takılıp düşünce,
- Mistah yüzünün üzerine düşsün, kahrolsun!
diyerek oğluna beddua etti. Ben de,
- Ey ana! Sen ne diye oğluna beddua ediyorsun!
dedim. Cevap vermedi. İkinci kere de aynı şekilde davrandı. Fakat yine soruma cevap vermedi. Üçüncü kere yine ayağı takıldı ve
- Mistah yüzü üzerine düşsün, kahrolsun!
- Ey ana! Sen oğluna ne diye beddua edip kötü söz söylüyorsun? Bedir savaşında bulunmuş olan bir kimseyi mi kötülüyorsun?
- Bak hele şu saf tazeye! Sen söylenilenleri işitmedin mi? Vallahi, ben ona ancak sana karşı olan suçundan dolayı böyle söylüyorum!
- O ne söylemiş ki?
diyince, Selma Hatun, söylenilenleri birer birer anlattı. Bunun üzerine hastalığım geri geldi, hatta hastalığıma hastalık katıldı. Geri döndüm. O kadar ağladım ki, ağlamaktan ciğerlerim kopacak sandım. O sırada Rasulullah (s.a.s) selam verip yanımıza girdi. Yine ismimi anmadan, “Hastanız nasıldır?” diye sordu ve tek kelime dahi konuşmadı. Artık kendimi tutamadım:
- Ya Resulallah! (s.a.s) Ben şimdiye kadar hiç görmediğim eziyeti görüyorum! Bana müsaade etsen de annemin yanına gitsem, hastalığıma orada bakılsa olmaz mı?
dedim, gitmeme izin verdi. Ben babamın evine gelip, olayın iç yüzünü araştırmak istiyordum. Rasulullah (s.a.s), yanıma bir yardımcı verip beni babamın evine gönderdi. Eve gelince annemi aşağıda, babamı da evin damında Kur’an okuyor buldum. Annem:
- Kızcağızım! Sen ne için geldin?
- Allah (c.c) sizi affetsin! İnsanlar benim hakkımda neler söyleyip duruyorlarmış da bana hiçbir şey anlatmadınız! Benim hakkımda söylenenler neymiş?
- Kızcağızım, sen kendini hiç üzme! Sağlığını düşün! Vallahi, bir kadın, senin gibi güzel ve kocası yanında sevgili olsun da, onun hakkında bir takım laflar çıkmasın, pek nadirdir!
- Subhanallah! Demek insanlar benim hakkımda bir takım kötü şeyler konuşuyorlar! Babamın bundan haberi var mı?
- Evet!
- Resulullah’ın (s.a.s) haberi var mı?
- Evet!
Gözlerim yaşlarla doldu, ağladım. Babam Ebubekir, (r.a) Kur’an okuyordu. Sesimi duyunca indi. Anneme,
- Nedir bunun hali?
- Hakkında söylenilenlerden haberi olmuş?
Babamın gözleri yaşla doldu. Evime dönmem için bana söz verdirdi. Ben de döndüm. O gece sabaha kadar hep ağladım, durdum. Ne gözümün yaşı diniyor, ne de gözüme uyku giriyordu. Ağlaya ağlaya sabaha çıktım.

Annemle babam yanımda oturdukları ve ben de ağlamakta olduğum bir sırada, Rasulullah (s.a.s) içeri girdi. Selam verdikten sonra oturdu. Halbuki, hakkımdaki konuşmaların başlamasından beri, yanımda hiç oturmamıştı. “Ey Aişe” diyerek söze başladı:
- Senin hakkında bana sözler erişti. Sen bunlardan uzaksan, yakında, Allah (c.c) bunu açıklayacaktır. Yok eğer, böyle bir günaha yaklaştıysan, Allah’tan bağışlanma dile ve Ona tövbe et! Çünkü kul günahını itiraf eder ve arkasından da tövbe ederse, Allah (c.c) onun tövbesini kabul buyurur!
Rasulullah (s.a.s)’ın sözleri bitince, gözümün yaşı kesildi. O derece kesildi ki, artık bir damla bile bulamıyordum. Hemen babama dönüp,
- Rasulullah’a (s.a.s) bu konuda benim adıma cevap ver!
- Vallahi, ne diyeceğimi bilemiyorum!
Anneme dönüp,
- Rasulullah (s.a.s)’a bu konuda benim adıma cevap ver!
- Vallahi, ne diyeceğimi bilemiyorum!
Bunu üzerine, şehadet getirip, Allah’a (c.c) hamd ettikten sonra söze başladım:
- Vallahi, ben anladım ki, siz bu lafları duymuş hatta onlara inanmışsınız. Şimdi ben size, “düşündüklerinizden uzağım” desem, ki ben bu kötülükten uzağım, beni doğrulamazsınız. “Ben kötü bir iş yaptım” diyecek olsam, ki Allah (c.c) biliyor ben böyle bir şey yapmadım, beni hemen doğrularsınız. Vallahi, ben, kendim için, Yakub’un oğulları ile olan örneğinden başka getirecek bir örnek bulamıyorum. Yakub (a.s) o zaman,

Bir de gömleğinin üzerinde sahte bir kan (lekesi) getirdiler. (Ya'kub:) "Hayır! Dedi, nefisleriniz sizi aldatıp (böyle kötü) bir işe sürükledi. Artık (bana düşen umutla) güzel bir sabırdır. (Bu) anlattıklarınız üzerine, yardımı istenecek ancak Allah'tır."
12/18
Ya'kub (a.s.) gömleği yüzüne-gözüne sürüp "Bu güne kadar, bu kurt gibi ağır başlı yumuşak huylu bir kurt görmedim. Oğlumu yemiş de sırtındaki gömleği yırtmamış." diye söylendi (Beydâvî).
Sabr-ı cemîl: İnsanlara şikâyette bulunmaksızın gösterilen sabırdır.
- demişti.

dedim ve yatağıma dönüp yattım. Vallahi o zaman ben, yapılan iftiradan uzak olduğumu, Allah’ın beni bu durumdan kurtaracağını biliyordum. Ama Kur’an’da okunan bir ayet indireceğini beklemiyordum.

Daha Resulallah (s.a.s) yerinden kalkmamış ve evde bulunanlardan kimse evden çıkmamıştı ki, Resulullah (s.a.s)’ı vahyin şiddetinden terlemek gibi vahiy alametleri bürümeye başladı. Vahyin inişi sırasında, kış günlerinde bile kendisinden, inci gibi ter dökülürdü. Üzerine elbisesi örtüldü. Başının altına da deriden bir yastık kondu.

Ben ne korktum, ne de aldırış ettim. Çünkü bu fenalıktan uzak olduğumu biliyordum. Annemle babama gelince, söylenenler doğru çıkacak diye ödleri kopuyordu. Neredeyse, korkudan cansız yere düşüvereceklerdi.

Vahyin ağırlığı üzerinden kalktığı zaman Rasulullah (s.a.s) sevincinden gülüyordu. Bana ilk söylediği söz şu oldu:
- Müjde ya Aişe! Yüce Allah seni iftiradan temize çıkardı!
Ben o sırada öfkelenmiş bulunuyordum. Annem, babam bana:
- Kalk, yanına git de, Resulullah’a (s.a.s) teşekkür et!
- Vallahi, ben ne kalkıp onun yanına varırım, ne Ona ne de sizlere teşekkür ederim! Ben ancak, sizin duyup da reddetmediğiniz o iftiradan beni temize çıkaran ayetleri indiren Allah’a (c.c) hamd ederim.!
- Sen bu sözü Resulallah’a (s.a.s) mı söylüyorsun?
- Evet!
Kur’an-ı Kerimde bu konuyla ilgili olarak inen ayetler şunlardır:

O iftirâyı uydurup çıkaranlar, şüphesiz içinizden (münâfık olan küçük) bir gruptur. Siz onu, kendiniz için şer sanmayın. Bilakis o sizin için bir hayırdır. Onlardan herkese kazandığı günah (nisbetinde cezâ) vardır. Onlardan (elebaşılık yapıp) o günahın büyüğünü yüklenen (Abdullah b. Übeyy) için de büyük bir azap vardır.
24/11
Erkek ve kadın mü'minlerin, kendi vicdanlarında iyi bir zanda bulunup da: "Bu, apaçık bir iftirâdır" demeleri gerekmez miydi?
24/12
O(nlar iftirâları)na, dört şâhit getirmeli değil miydiler? Madem ki şâhitleri getirmediler, o halde onlar, Allah katında yalancıların ta kendileridir.
24/13
Onu işittiğiniz zaman: "Bunu söylememiz bize yakışmaz, hâşâ! bu büyük bir iftirâdır" deseydiniz ya!
24/16
Eğer îman edenler iseniz onun (iftiranın) benzerine dönmenizi Allah size, ebedî olarak yasak ediyor.
24/17
Âyetteki "ya'izuküm" lafzı İbn Abbas (r.a.)'a göre, "Size haram ediyor, sizi nehyediyor" demektir (Hazîn, III, 354; Celâleyn).

Allah size âyetleri açıklıyor. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir.
24/18
Hayâsızlığın (serbest bırakılıp) mü'minler içinde yayılmasını arzu edenler için, gerçekten dünyada ve âhirette acıklı bir azap vardır. (Bunları) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
24/19

(İnsan tabiatının yanısıra, İslâm inanç ve ahlâk ilkelerine aykırı olan edepsiz sözler, cinsel arzuları uyandıran dar, şeffaf, açık saçık giysiler, zinalar, eş değiştirme oyunları, eşcinsellikler vb. hepsi birer hayâsızlıktır. [krş. 2/168-169; 29/45]
Eğer üzerinize Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı ve Allah pek şefkatli ve merhametli bulunmasaydı (hemen cezânızı verirdi).

Çevrimdışı DrKonsultan

  • Onur Üyesi
  • İleti: 2283
  • Cinsiyet: Bay
  • Tohum saç toprağa , bitmezse toprak utansın!
  • Kurumunuz: kardiyoloji
Ynt: SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED (S.A.S)------HENDEK SAVAŞI--------
« Yanıtla #27 : 04 Kasım 2007, 10:04:34 »
HENDEK SAVAŞI

Hendeğin Kazılması
Hz.Peygamberin (s.a.s) Medine’ye hicretinin beşinci yılında, Mekkeli müşrikler, Hayber Yahudileri ve Kureyşlilere yakın bir çok Arap kabileleri ile anlaşarak Müslümanların üzerine yürümeye karar verdiler. Hızla hazırlıklar tamamlandı ve ordu Ebu Süfyan’ın komutasında Mekke’den yola çıktı. Yolda katılanlarla birlikte sayıları 10.000 kişiyi buldu.

Mekke’de savaş hazırlıklarına başlandığı haberi ulaştığında, Hz.Peygamber (s.a.s) Müslümanların ileri gelenlerini topladı ve durumu onlara haber verdi. Yapılması gerekenler konusunda fikirlerini sordu. Selman-ı Farisi (r.a):
- Ya Resulullah! (s.a.s) Biz Fars (İran) toprağında, düşman atlılarının baskınından korktuğumuz zaman, etrafımızı hendeklerle çevirip, kendimizi savunurduk. Ya Resulallah! (s.a.s) Burada da hendekler kazıp, arkasına çekilsek?

Selman-ı Farisi’nin (r.a) bu fikri, Müslümanların hoşuna gitti. Medine’nin çevresine Hendekler kazıp savunma yapma fikri benimsendi. Hz.Peygamber (s.a.s), atına bindi. Mekkeli ve Medineli Müslümanların ileri gelenlerinden bazılarını yanına alarak hendek kazılması gereken yerleri tespit için keşfe çıktı. Medine’nin sadece bir tarafı düşman saldırısına açık ve tehlikedeydi. Diğer tarafları saldırıya geçit vermez bir durumdaydı.

Komşu Beni Kurayza Yahudilerinden, hendek kazma işinde kullanılmak üzere kazma, kürek, ip, sepet gibi araç-gereç istendi. Beni Kurayza Yahudileri bunları vermekten kaçınmadılar. Çünkü Müslümanlar ile yaptıkları anlaşma devam ediyordu ve onlar da Mekkelilerin Medine’ye girmelerini istemiyorlardı.

Hendek kazma işine Mekkeli-Medineli, yaşlı-genç bütün Müslümanlar katıldı. Toplanan orduların Medine’ye ulaşması için bir haftalık bir süre kalmıştı. Hz.Peygamber (s.a.s) de yer kazmakta ve sepetle toprak taşımaktaydı. Sahabilerin,
- Ya Resulallah! (s.a.s) Bizim çalışmamız yeter. Sen çalışma, otur!
demelerine,
- Ben de sevabınıza ortak olmak istiyorum!
diyerek cevap veriyor ve çalışmaya devam ediyordu. Hendekte çalışanların sayısı üç bin civarındaydı.
***
Hendek savaşının olduğu yıl, zor bir yıldı. Medine’de kıtlık hüküm sürüyordu. Hendek kazmak için var gücüyle çalışan Müslümanlar aynı zamanda açlık çekiyorlardı.

Beşir bin Sad’ın (r.a) kızı anlatıyor:
Annem Amre, beni çağırdı. Eteğime iki avuç hurma koyduktan sonra,
- Kızım! Git de baban ile dayın Abdullah bin Revaha’nın yiyeceklerini ver!
dedi. Giderken Rasulullah’a (s.a.s) rastladım. Babamla dayımın yerlerini sordum. Resulullah (s.a.s):
- Kızım, buraya gel! Yanındaki nedir?
- Ya Resulallah! (s.a.s) Bu hurma! Annem, bunu, babam Beşir ile dayım Abdullah yesinler diye gönderdi.
- Getir onu!
Ben de, yanımdaki hurmayı Resulullah’ın (s.a.s) iki avucuna döktüm. Getirdiğim hurmalar avuçlarını doldurmadı. Sonra, bir örtü getirilmesini emretti. Örtü getirilip serildi. Hurmayı örtünün üzerine koyduktan sonra, yayıp dağıttı. Yanındakilere,
- Yemeğe gelin!
diye hendek kazma işinde çalışan herkesi çağırmalarını emretti. Herkes toplanıp, yemeğe başladılar. Hurma yendikçe artmış, örtünün kenarlarından dökülüp taşmıştı.

Cabir bin Abdullah (r.a) anlatıyor:
Resulullah (s.a.s) karnına açlıktan taş bağlamış bulunuyordu. Biz de üç gündür bir şey yememiştik. Kendisinden evime gidip gelmek için izin istedim. Evime gelince hanımıma:
- Peygamberde (s.a.s) öyle bir açlık gördüm ki, dayanılır bir hal değildir. Yanında yiyecek bir şey var mı?
- Vallahi, yanımızda şu oğlakla bir ölçek arpadan başka bir şey yok!
Oğlağı kestim. Hanımım da arpayı el değirmeniyle öğütüp un yaptı. Eti çömleğe koyup pişirmeye başladık. Hamur mayalandı. Ben Hz.Peygamberin (s.a.s) yanına döndüm:
- Ya Resulallah! (s.a.s) Benim azıcık yemeğim var. Yanına bir veya iki kişi al da yemeğe gidelim.
- Yemeğin ne kadar?
- Bir ölçek arpa ile bir oğlaktan ibaret!
- Hem çok, hem de güzel bir yemek! Hanımına söyle, ne eti, ne de çömleği çıkarsın!
Orada çalışmakta olan halka seslendi:
- Ey hendek halkı! Kalkın, Cabir’in ziyafetine gidiyoruz!
Hepsi kalktılar. Hemen eve döndüm. Hanıma:
- Allah iyiliğini versin! Rasulullah, (s.a.s) yanında bulunan herkesle yemeğe geliyor. Rezil olacaksın!
- Resulullah (s.a.s), yemeğimizin ne kadar olduğunu sana sormamış mıydı?
- Sormuştu, ben de söylemiştim!
- Onları sen mi davet ettin, yoksa, Rasulullah (s.a.s) mı davet etti?
- O davet etti!
- O zaman bırak! O senden daha iyi bilir!
Resulullah (s.a.s) evimize geldi. Yanındakilere,
- Birbirinizi sıkıştırmadan içeri girin!
buyurdu. Gelenler onar kişilik gruplara ayrıldılar. Rasulullah (s.a.s) yemeğe bereket duası yaptıktan sonra hanımıma:
- Ekmek yapmada sana yardım edecek bir kadın çağır da seninle birlikte ekmek yapsın! Çömlekten de kepçe kepçe al! Sakın çömleği tandırdan ayırma!
Resulullah (s.a.s), tandırdan ekmeği ve eti çıkarıp parçalamaya ve ekmeğin üzerine et koyarak gelenlere vermeğe başladı. Davetlilerin hepsi doyup kalkıncaya kadar böylece devam etti. Bir hayli de yemek arttı. Sonra hanımıma,
- Bu kalanı da hem kendin yersin, hem de hediye edersin. Çünkü bütün halk açlık çekiyor.
buyurdu. Allah’a (c.c) yemin ederim ki, gelenler neredeyse bin kişiydi. Hepsi doydukları halde, çömleğimiz olduğu gibi kaynamakta, hamurumuzdan da hala ekmek yapılmaktaydı. Ondan biz de yedik ve komşularımıza da hediye ettik.

***
Amr bin Avf (r.a) anlatıyor:
Ben, Selman, Huzeyfe, Numan ve Medineli altı kişi kendimize ayrılmış olan yeri kazıyorduk. Kazarak nemli tabakaya kadar inmiştik ki, Allah, (c.c) hendeğin karnından karşımıza beyaz ve parlak bir kaya çıkardı. Onunla uğraşırken, balyoz, kazma, kürek gibi demir araçlarımız kırıldı. Bunun üzerine Selman’a:
- Ey Selman! Resulullaha (s.a.s) git de, şu kayadan dolayı çektiklerimizi haber ver!
dedik. Resulullah (s.a.s), o sırada çadırı içinde dinleniyordu. Selman:
- Ya Resulullah! (s.a.s) Hendeğin karnında karşımıza ak bir kaya çıktı. Onunla uğraşırken, bütün demir araçlarımız kırıldı. Aciz kaldık. Kayanın yanından bir miktar sapıverelim mi, yoksa bize bu hususta vereceğiniz bir emir var mı?
Resulullah (s.a.s) geldi ve balyozu istedi. Balyozla birlikte yanımıza, hendeğin içine indi. Biz hendeğin kenarlarına çekildik.

Olayın devamını Bera’ bin Azib (r.a) şöyle anlatıyor:
Resulullah (s.a.s) balyozu alıp Bismillah diyerek kayaya bir darbe indirdi. Kayanın üçte biri parçalandı:
- Allahu Ekber! Bana Şam’ın anahtarları verildi! Vallahi, şu bulunduğum yerden, oranın kızıl köşklerini görüyorum.
buyurdu. Sonra besmele çekerek kayaya ikinci bir darbe indirdi. Kayanın üçte biri daha parçalandı:
- Allahu Ekber! Bana Fars (İran)’ın anahtarları da verildi! Vallahi şu bulunduğum yerden, Medain’i ve onun beyaz köşkünü görüyorum.
buyurdu. Sonra yine besmele çekerek kayaya üçüncü darbeyi indirdi. Kayanın kalan son kısmı da parçalandı:
- Allahu Ekber! Bana Yemen’in anahtarları da verildi! Vallahi şu bulunduğum yerden, San’a’nın kapılarını görüyorum.
buyurdu. Sonra Kisranın Medain’deki beyaz sarayını Selman’a tarif etti. Selman-ı Farisi (r.a):
- Doğru söylüyorsun, ya Resulallah! (s.a.s) Seni hak din ve Kitapla gönderen Allah’a (c.c) yemin ederim ki, o aynı senin anlattığın gibidir.
- Ey Selman! Bu fetihleri Allah (s.a.s) benden sonra sizlere nasip edecektir. Şam muhakkak feth olunacak, Herakliyus, ülkesinin en uzak yerine kadar çekilecek! Bütün Şam’a siz hakim olacaksınız. Hiç kimse size karşı koyamayacak! Yemen muhakkak feth olunacak. Şu doğu diyarı da feth olunacak ve Kisra öldürülecek!
Selman-ı Farisi (r.a) ,
- Ben bunların hepsinin gerçekleştiğini gördüm.
dedi. Halbuki, Hz.Peygamberin (s.a.s) söyledikleri münafıklara ulaşınca, münafıklar:
- Biz canımızı kurtarmak için hendeklere sığınıyoruz. O bize Fars ve Rum ülkelerinin saraylarını vaad ediyor.
diye söylenmeye başlamışlardı.

***
Altı günlük bir çalışmanın sonunda, süvarilerin atlayıp geçemeyecekleri kadar geniş bir hendek tamamlandı. Yalnız hendeğin bir tek yeri, aceleye geldiğinden, yeterince derin ve geniş kazılamamıştı. Bunun için Hz.Peygamber (s.a.s):
- Müşriklerin, buradan başka bir yerden geçip gelebileceklerinden korkmuyorum!
diyerek endişesini dile getirmiş ve burada sürekli nöbet tutulmasını istemişti. Müşriklerin gelip karargahlarını kurmaları üzerine, Hz.Peygamber (s.a.s), 3000’i bulan müslümanla birlikte, hendeğe doğru hareket etti.

Medineli Yahudilerin İhaneti
Müşriklerle birlikte savaşmak için Medine’ye gelen Beni Nadir Yahudilerinin reisi Huyey, Müslümanlara komşu olan Beni Kurayza Yahudilerinin yanına gitti. Müslümanlara karşı savaşmaları için onlara vaadlerde bulundu. Halbuki, Hz.Peygamber (s.a.s), Beni Kurayza Yahudileri ile anlaşma yapmış durumdaydı. Anlaşmada, Yahudilerin Müslümanlarla bir topluluk meydana getirdikleri kabul ediliyor ve Medine’ye bir saldırı olduğunda hep birlikte müdafaada bulunulacağı belirtiliyordu. Beni Kurayza Yahudileri önce anlaşmayı bozmayı reddettilerse de, Huyey, sonunda Müslümanlara karşı savaşa katılmaya onları ikna etti. Böylece Müslümanlar iki taraftan sıkıştırılmış oluyorlardı.

Anlaşmanın bozulduğu haberi, Hz.Peygamber (s.a.s)i çok üzdü.
- Allah (c.c) bize yeter, O ne güzel vekildir!
buyurdu. Müslümanlar arasından seçilen bir heyet, anlaşmayı bozmamaları uyarısında bulunmak üzere Beni Kurayza Yahudilerine gönderildi. Fakat Beni Kurayza Yahudileri, ağır sözler söyleyerek ve tehditlerde bulunarak heyeti geri çevirdiler. Giden heyet kötü haberle geri döndüğünde, Hz.Peygamber (s.a.s), elbisesine bürünüp yatmış, uzunca bir süre o şekilde kalmıştı. Müslümanlar, Onun böyle yatıp kaldığını görünce, Beni Kurayza Yahudilerinden hayır gelmeyeceğini anlamışlardı. O sırada Hz.Peygamber (s.a.s), yattığı yerden başını kaldırdı:
- Allahu Ekber! Ey Müslüman cemaati! Allah’ın (c.c) fethi ve yardımıyla sevinin!
buyurdu. Burada kurulan mescide bu yüzden Fetih Mescidi adı verilmiştir. Beni Kurayza Yahudilerin, gece Medine’ye baskın yapmak için Kureyş ve Gatafanlardan biner savaşçı istediği haberi ulaşınca, dert arttı. Hz.Peygamber (s.a.s), Seleme’nin komutasında 200, Zeyd bin Harise’nin komutasında da 300 kişilik kuvveti kadın ve çocukları korumak üzere Medine’ye gönderdi. Onlar şehri bekleyecekler ve yüksek sesle tekbir getirerek Medine sokaklarında nöbet tutacaklardı. Beni Kurayza Yahudilerinin baskınına uğramadan sabaha çıkıldığı zaman, geniş bir nefes alınıyordu. Onların bu durumu Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde anlatılmaktadır:

O vakit (kafirler) size hem üst taraftan (vadinin doğusundan), hem aşağı taraftan (vadinin batısından) gelmişlerdi. O zaman gözler (şaşkınlıktan yerinden) kaymış, yürekler de gırtlaklara dayanmıştı da, Allah'a karşı, (size ne yapacağı hususunda türlü) zanlarda bulunuyordunuz.
33/10
İşte orada mü'minler imtihana tabi tutulmuş ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı.
33/11
Hani münafıklar ve kalplerinde (manevî) bir hastalık (ve şüphe) bulunanlar: "Allah ve Rasûlü bize (zafer diye) boş bir vaadden başka bir şeyde bulunmadı" diyorlardı.
33/12

Çevrimdışı DrKonsultan

  • Onur Üyesi
  • İleti: 2283
  • Cinsiyet: Bay
  • Tohum saç toprağa , bitmezse toprak utansın!
  • Kurumunuz: kardiyoloji
Ynt: SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED (S.A.S)------HENDEK SAVAŞI--------
« Yanıtla #28 : 04 Kasım 2007, 10:05:29 »
Gerçekten inananların durumundan da şöyle bahsedilmektedir:

Mü'minler (o düşman) birlikleri(ni) görünce: "İşte bu, (bir imtihan vesîlesi ve zafer olarak) Allah ve Rasûlü'nün bize vaadettiği şeydir. Allah ve Rasûlü doğru söylemiştir" derler. (Bu da) ancak onların îman ve teslîmiyetini artırır (kuvvetlendirir).
33/22
***
Hz.Peygamberin (s.a.s) hanımı Hz.Ümmü Seleme (r.a) anlatıyor:
Hendekte Resulullah (s.a.s) ile birlikte bulundum ve bulunduğu her yerde kendisinden hiç ayrılmadım. Resulullah (s.a.s), hendeği bizzat beklemekteydi. Şiddetli bir soğuğa da tutulmuştuk. Resulallah’a (s.a.s) bakıyordum. Allah’ın (c.c) dilediği kadar namaz kılmak üzere namaza durmuştu. Sonra gidip bir müddet hendeğe doğru baktı ve,
- Şunlar, her halde müşrik süvarileridir. Hendeği dolaşıyorlar! Onlara karşı koyacak kim var?
diye buyurduğunu işittim. Sonra:
- Ey Abbad bin Bişr!
- Buyur, ya Resulallah! (s.a.s)
- Yanında kimse var mı?
- Evet! Ben ve ashabından bazıları çadırın çevresinde bulunuyoruz!
- Arkadaşlarınla birlikte gidip hendek boyunca dolaş! Şu görünen süvariler, her halde düşman süvarileridir. Sizin için dolaşıyorlar. Gafletinizden faydalanarak ansızın baskın yapıp bazılarınızı öldürmeyi umuyorlar!
buyurdu. Ardından da,
- Ey Allah’ım! Onların kötülüklerini bizden uzaklaştır! Onlara karşı bize yardım et ve bizi onlara galip kıl! Senden başka bizi onlara galip kılacak yoktur!
diye dua etti.

Abbas bin Bişr, (r.a) arkadaşlarıyla birlikte gitti. O sırada, Ebu Süfyan, bir süvari birliği ile hendeğin dar yerini dolaşıyordu. Müslümanlar oraya yetiştiler ve onları oka tuttular. Ben de onlarla birlikte durdum. Sonunda müşrikler bozulup geri dönmek zorunda kaldılar. Döndüğümde, Resulullah (s.a.s)’ı namazda buldum. Namazı bittikten sonra durumu kendisine haber verince, uykuya yattı ve sesinin hışırtısını duydum. Tan yeri ağarıncaya ve Bilal (r.a) sabah ezanını okuyuncaya kadar kımıldamayıp, Resulullah’ı (s.a.s) uyandırmadım. Sonra Resulullah (s.a.s) çıktı ve Müslümanlara sabah namazını kıldırdı.

***
Yine Ümmü Seleme (r.a) anlatıyor:
Geceleyin Resulullah’ın (s.a.s) çadırında bulunuyordum. O da uyuyordu. O sırada korku verici bir ses işittim. Birisi:
- Ey Allah’ın süvarileri!
diye sesleniyordu. Mekkeli Müslümanların parolaları “Ey Allah’ın süvarileri!” olarak belirlenmişti. Resulullah (s.a.s) hemen uyandı ve çadırdan dışarı çıktı. Çadırın yanında sahabelerden bazıları bulunuyor ve çadırı bekliyorlardı:
- Halk ne halde?
- Ya Resulallah! (s.a.s) Bu Ömer’in (r.a) sesi. Bu gece nöbet onundu.
- Git bak! İnşallah, yanıma döner ve gördüklerini bana haber verirsin!
Resulullah (s.a.s) daha yerinden ayrılmamıştı ki, Abbad geri geldi:
- Ya Resulullah! (s.a.s) Saldıran Amr bin Abd. Müşriklerin süvarilerini kontrol ediyor. Yanında da Gatafan süvarilerinin başında Mesud bin Ruhayla var. Müslümanlar, onları oka ve taşa tutuyorlar.
Resulullah (s.a.s), hemen çadıra girdi. Zırh gömleğini ve miğferini giydi. Atına bindi. Yanında sahabeler olduğu halde hareket etti. Hendeğin dar yerine kadar gitti. Çok geçmeden geri döndü. Sevinçliydi:
- Allah, onları geri çevirdi. İçlerinden pek çok yaralanan oldu.
buyurdu. Sonra uykuya yattı. Hatta nefes alış verişini duyuyordum. Çok geçmeden korku verici bir ses daha işittim. Resulullah (s.a.s) yine yerinden sıçradı:
- Ey Abbad!
- Buyur ya Resulallah!
- Bir bak, nedir bu ses!
- Bu Dırar bin Hattab! Kureyş süvarilerini kumanda ediyor. Gatafan süvarilerinin başında da Uyeyne bin Hısn var. Müslümanlar da onları oka ve taşa tutuyor.
Resulullah (s.a.s), tekrar zırhını giydi ve atına bindi. Sahabeleri ile birlikte hendeğin dar yerine gitti. Seher vaktine kadar yanımıza gelmedi. Seher vakti yanımıza gelince:
- Düşmanlar, yılmış olarak geri döndüler. İçlerinde pek çok yaralanan oldu.
buyurdu. Sonra, Müslümanlara sabah namazını kıldırıp oturdu.

Savaş Kızışıyor
Savaşlardan hiç biri, Müslümanlar için, Hendek Savaşından daha zahmetli ve daha korkulu olmamıştı. Beni Kurayza Yahudilerinin, çoluk çocuklarına baskın yapmayacaklarından emin değildiler. Medine, sabahlara kadar bekleniyor, korkudan Müslümanların getirdikleri Tekbir sesleri işitiliyordu. Müşrikler, nöbetleşe hücuma geçiyorlardı.

Gittikçe saldırılar sıklaşmaya başladı. Yeni Arap okçuları da müşriklere katılmıştı. Bir gün Hz.Peygamberin (s.a.s) çadırına ok yağdırmaya başladılar. O sırada Hz.Peygamber (s.a.s) üzerinde zırh gömlek olduğu halde ayakta dikiliyordu. Üç gün, üç gece çarpışmalar devam etti. Müslümanlar yetişebilecekleri her yere yetişmeye çalışıyorlardı.

Sonunda, Kureyş ve Gatafan orduları, geride hiç kimse kalmadan, bütün güçleriyle hücuma geçtiler. Hendeğin her tarafı tutuldu. Hz.Peygamber (s.a.s) de güneş doğmadan önce hendek kıyısına geldi. Müslümanları savaş düzenine soktu. Onlara, güçlüklere göğüs germelerini öğütledi. Cabir bin Abdullah (r.a) o günü şöyle anlatıyor:

Müşrikler, o gün bizimle durmadan çarpıştılar. Ordularını bölük bölük ayırdılar. Halid bin Velid komutasındaki büyük ve ağır gruplarını Resulullah’a (s.a.s) doğru yönelttiler. Çarpışmalar o gün geç saatlere kadar sürdü. Ne Resulullah (s.a.s), ne de Müslümanlardan herhangi biri yerlerinden ayrılmaya güç yetirebildiler. Resulullah (s.a.s) o gün, ne öğle, ne ikindi, ne akşam namazını kılmaya fırsat bulabildi. Sahabiler:
- Ya Resulallah! Namazımızı kılamadık.
diyorlar, O da:
- Vallahi, ben de kılamadım!
buyuruyordu. Sonunda, Allah (c.c) düşmanları bozguna uğrattı. Dağıldılar ve karargahlarına döndüler.

Müşriklerin Bozguna Uğramaları
Hz.Peygamber (s.a.s), Ahzab mescidinin bulunduğu yerde ayağa kalktı. Ellerini kaldırdı ve dua etti:
- Ey Kitabı indiren, hesabı çabuk gören, kabileleri bozguna uğratan Allah! (c.c) Şu kabileleri de bozguna uğrat! Sars onları!
Onlara karşı bize yardım et! Ey darda, tasalarda olanların imdadına yetişen! Ey muhtaç ve çaresiz kalmışların dualarına icabet eden! Üzüntü ve sıkıntılarımızı kaldır!

Pazartesi, Salı, Çarşamba günleri de dua etmeyi tekrarladı. Çarşamba günü öğle namazından sonra duasının kabul edildiği, yüzünde dalgalanan sevinçten anlaşılıyordu.

***
Bu sırada, Medine’yi kuşatan kabileler arasında anlaşmazlıklar baş göstermişti. Hiçbiri bir diğerine güvenmiyordu. Araplardan Gatafanlar ve Süleymler,
- Muhammed bize şu Yahudilerden daha sevimlidir!
demeye başlamışlardı. Kıtlık her tarafı sarmıştı. Askerler de hendeğin kenarında beklemekten bıkmışlardı. Cumartesi gecesi, müthiş bir rüzgar esmeye başladı. Bu rüzgar, en soğuk kış gecelerinde görülen, dondurucu bir rüzgardı. Müşriklerin çadırlarını yırtıyor, direklerini söküyor, yakılan ateşlerini söndürüyordu. Kimse kimsenin yanına gitmeye güç yetiremiyordu. Atlar ve develer birbirine karışmıştı. Hz.Peygamber (s.a.s), bu rüzgar için,
- Ben Allah (c.c) tarafından Saba yeli ile yardım olundum. Ad kavmi ise batı yeli ile yok olmuşlardı.
buyurmuştur.

Kur’an-ı Kerim’de de bu durumdan şöyle bahsedilmektedir:

Ey îman edenler! Allah'ın üzerinizdeki nîmetini hatırlayın; hani (Hendek Gazvesi'nde) üzerinize ordular gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgar ve görmediğiniz (meleklerden) ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
33/9
***
O geceyi Huzeyfe bin Yeman (r.a) şöyle anlatıyor:
O gece halk Resulullah (s.a.s)’ın başından dağıldılar. Yanında on kişiden başka kimse kalmadı. Biz saf halinde oturmuştuk. Ebu Süfyan ve onunla birlikte bulunan kuvvetler üst tarafımızda, Kurayza Yahudileri aşağımızdaydı. Çoluk çocuğumuzun üzerine baskın yapıverecekler diye korkup duruyorduk. Öyle bir karanlık çökmüştü ki, uzattığımız parmağımızı bile göremiyorduk. Gök gürültüsünü andıran gürültülerle korkunç bir rüzgar da gelip çatmıştı. Resulullah (s.a.s), gecenin bir kısmını namaz kılarak geçirdikten sonra bize doğru yöneldi:
- Bizim için gidip şu kavmin ne yaptığını görecek, sonra da yanımıza dönecek bir kimse var mı ki, ben onun Cennet’te bana arkadaş olmasını Allah’tan dileyeyim?
buyurdu. Orada bulunanlardan hiç biri, duydukları şiddetli korku, karşılaştıkları açlık ve şiddetli soğuk yüzünden ayağa kalkamadı. Hepimiz sustuk. Resulullah (s.a.s),
- Bize şu kavmin haberini getirecek bir adam yok mu ki, Allah onu, Kıyamet gününde benim yanımda bulundursun?
diye sorusunu tekrarladı. Yine hepimiz sustuk. İçimizden hiç biri davetine icabet etme cesaretini gösteremedi. Benim üzerimde, ne düşmandan korunabileceğim kalkanım, ne de soğuktan korunabileceğim bir elbisem vardı. Eşimin entari üzerine giydiği, boyu dizlerimi geçmeyen kısa bir ceketten başka bir şeyim yoktu. Resulullah (s.a.s) yanıma geldi, ayağıyla dokunarak:
- Kimdir bu?
- Ben Huzeyfeyim, ya Resulullah! (s.a.s)
- Sen geceden beri sesimi duymadın mı? Niye kalkmadın?
- Seni hak din ve Kitapla gönderen Allah’a yemin ederim ki, açlıktan ve soğuktan dolayı sana cevap veremedim.
- Git şu kavim ne yapıyor, bir bak! Yanıma dönüp gelinceye kadar da onlara ne bir ok, ne bir mızrak, ne bir taş atacaksın, ne de bir kılıç vuracaksın!
- Ya Resulullah! (s.a.s) Onlar beni öldürürler diye korkmuyorum. Fakat beni yakalayıp işkence ederler diye korkuyorum.
- Yanıma dönüp gelinceye kadar ne sıcaktan, ne de soğuktan zarar göreceksin! Senin için esir edilip işkence görme tehlikesi de yoktur!
“Allah’ım! Onun önünden, arkasından, sağından, solundan, üstünden, altından koru!” diye dua etti. Kılıcımı, yayımı aldım.Müşriklere doğru yürümeye başladım. Sanki hamamda yürüyordum. İçimde ne bir korku, ne de bir üşüme kalmıştı. Nihayet karargahlarına vardım. Ebu Süfyan’ı yanmış bir ateşin başında, adamlarıyla birlikte buldum. İki elini ateşe tutup, koltuklarına sürüyor,
- Göçüp gitmek gerek! Göçüp gitmek gerek!
diyordu. Sırtını ateşe doğru dönüp ısıtmaya başladı. Kendi kendime:
- Daha ne bekliyorum? Allah düşmanının yerini görmüş bulunuyorum.
diye düşündüm. Ok çantamdan bir ok çıkarıp, yayıma yerleştirdim. Fakat Resulullah (s.a.s)’ın, “Benim yanıma gelinceye kadar olay çıkarmayacaksın!” emrini hatırlayınca vazgeçtim, oku çantama koydum. Sonra kendimde bir cesaret buldum, içlerine girdim. Rüzgar ve Allah’ın görünmeyen ordusu, onlara yapacağını yapıyor, tencere ve tavalarını deviriyor, ateş ve ışıklarını söndürüyor, çadırlarını başlarına yıkıyordu. Müşriklerle birlikte ateşin yanına oturdum. Bir süre sonra, Ebu Süfyan ayağa kalktı:
- Herkes, yanında oturanın elini tutsun, kim olduğunu tanısın!
dedi. Herhalde aralarına casus girdiğini sezmişti. Hemen sağ elimi uzatıp, sağ yanımda oturanın elini tuttum ve sordum:
- Sen kimsin!
- Amr bin As!
Sonra hemen sol yanıma döndüm. Sol yanımda oturanın elini tuttum ve ona da sordum:
- Sen kimsin!
- Muaviye bin Ebu Süfyan!
dedi. Bunu tanınırım korkusuyla yapmıştım. Sonra Ebu Süfyan konuşmaya başladı:
- Ey Kureyş cemaati! Vallahi, siz durulacak bir yerde değilsiniz! Atlar ve develer ölmeye başladı. Kıtlık her tarafı sardı. Beni Kurayza Yahudilerinden hoşumuza gitmeyecek haberler alıyoruz. Rüzgar yüzünden başımıza gelenleri de görüyorsunuz. Hemen toplanıp geri dönün. İşte ben dönüyorum!
Sonra devesine bindi. Etrafımdakiler,
- Buradan gidelim! Burası durulacak bir yer değil!
diye bağırışıyorlardı. İkrime, Ebu Süfyan’a,
- Sen kavminin lideri ve ordunun başı olduğun halde, halkı nasıl bırakıp gidiyorsun?
diyince, Ebu Süfyan utandı. Devesinden indi. Halka:
- Haydi gidiniz!
dedi. Ebu Süfyan dikilip dururken Halk göç etmeye başladı. Müşriklerin ordugahından dönerken yine hamamda yürüyormuş gibiydim. Resulullah (s.a.s)’ın yanına döndüğümde, yemen işi bir kilim üzerinde namaz kılıyordu. Vallahi, döner dönmez, bütün üşümelerim gerisin geri geldi. Tir tir titriyordum. Resulullah (s.a.s) eliyle yaklaşmamı işaret etti, yanına yaklaştım. Yine işaret etti, biraz daha yaklaştım. Kilimin bir ucunu üzerime örttü. Namazını bitirince,
- Yeman’ın oğlu! Otur! Müşrikler hakkında ne haberler var?
- Ya Resulullah! (s.a.s) Halk, Ebu Süfyanın başından dağılmış. Yanında az bir insan kalmış. Allah, bizim üzerimize boşalttığı gibi onların da üzerine soğuk boşaltmakta. Fakat biz buna karşılık, Allah’tan ecir dileriz.
dedim. Kendisine müşriklerin bütün haberlerini verdim, onları göçüp giderlerken bıraktığımı söyledim. Resulullah (s.a.s), azı dişleri görününceye kadar güldü. Beni, ayak ucuna yatırdı ve örtüsünün bir ucunu üzerime bıraktı. Örtünün içinde sabah namazına kadar uyudum. Sabah olduğunda bana,
- Ey uykucu! Kalk artık!
buyurdu.

***
Sabaha çıkıldığında, düşman ordugahında tek bir kişi bile kalmamıştı. Müşrikler, yanlarında götüremedikleri bir takım eşyaları da bırakıp gitmişlerdi. Hendekten dönecekleri sırada Hz.Peygamber (s.a.s),
- Bu yılınızdan sonra, Kureyşliler, artık sizinle çarpışamayacaklar! Fakat siz onlarla çarpışacaksınız!
buyurdu.

Müşriklerin dönüp gitmeleri Kur’an-ı Kerim’de de şu şekilde anlatılmaktadır:
Allah, o kafir (birlik)leri(ni), hiç bir hayra (başarıya) erememiş bir halde, öfkeleriyle geri çevirdi. Allah savaşta (fırtına çıkarıp melekleriyle yardım ederek) mü'minlerin imdadına yetişti. Allah güçlüdür, mutlak galiptir.
33/25

Çevrimdışı DrKonsultan

  • Onur Üyesi
  • İleti: 2283
  • Cinsiyet: Bay
  • Tohum saç toprağa , bitmezse toprak utansın!
  • Kurumunuz: kardiyoloji
Ynt: SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED (S.A.S)--------HUDEYBİYE---------
« Yanıtla #29 : 05 Kasım 2007, 16:45:12 »
HUDEYBİYE

Yağmur Duası
Enes bin Malik (r.a) anlatıyor:
Kıtlık yılı gelip çatmıştı. Bir Cuma günü, Resulullah (s.a.s) ayakta hutbe okurken, bir adam mescidin kapısından içeri girip, Resulullah’ın (s.a.s) karşısında durdu:
- Ya Resulullah (s.a.s)! Her yeri kuraklık ve kıtlık sardı. Hayvanlarımız ölüyor. Çoluk çocuğumuz aç kaldı. Allah’a dua et de bize yağmur versin!

Mescidde bulunanların bir kısmı da ayağa kalkarak seslendiler:
- Ya Resulullah (s.a.s)! Ağaçlar kurudu, hayvanlar kırıldı. Bizim için Allah’tan yağmur dile!
Resulullah (s.a.s) ellerini kaldırdı. Halk da Onunla birlikte ellerini kaldırdılar.
- Ey Allah’ım! Bize yağmur ver! Bize yağmur ver!

diyerek dua etti. Vallahi, o sırada biz, gök yüzünde ne kalın, ne de ince hiçbir bulut görmüyorduk. Resulullah (s.a.s) dua edince, birden bir rüzgar koptu. Sel dağının arkasından, kalkan şeklinde bir bulut parçası belirdi. Gökyüzünün ortasına gelince yayıldı. Allah’a yemin ederim ki, bulutlar gök yüzünü kaplamadıkça, Resulullah (s.a.s) ellerini indirmedi.

Yağmur yağmaya başladığını görünce de,
- Ey Allah’ım! Bu yağmuru bardaktan boşanırcasına yağdır ve hakkımızda hayırlı kıl!

diye dua etti. Toplanan bulutlardan, bardaktan boşanır gibi yağmur yağmaya başladı. Yağmur damlalarının Resulullah’ın (s.a.s) sakalına doğru süzülüp yuvarlandıklarını gördüm. Üzerimize öyle bir yağmur yağdı ki, neredeyse evlerimize gitmeye yol bulamayacaktık. O gün, ertesi gün, daha ertesi gün, ta öteki cumaya kadar yağmur yağdı, durdu. Vallahi, yedi gün güneş yüzü görmedik. Medine’nin sel yataklarından ve yollarından ırmaklar aktı durdu.

Cuma günü, Resulullah (s.a.s) hutbesini okuyordu ki, yine mescidin kapısından bir kimse içeri girdi. Resulullah’ın (s.a.s) karşısında ayakta durdu:
- Ya Resulullah! (s.a.s) Evler yağmurdan yıkılmaya, hayvanlar sularda boğulmaya başladılar! Allah’a (c.c) dua et de artık şu yağmur dinsin!
dedi. Mesciddekiler de ona destek verdiler. Resulullah (s.a.s), gülümsedi. Ellerini kaldırdı,
- Ey Allah’ım! Çevremize yağdır, üzerimize yağdırma!
diye dua etti. Dua ederken de, eliyle gökyüzünün neresindeki bulutlara işaret ettiyse orası açılıyordu. Medine’nin üstü açık bir meydan gibi oldu. Derken, Medine’nin üzeri tamamen açıldı. Medine’ye baktım, taç giymiş gibi parlıyordu.

Umre Ziyareti
Hicretin 6.yılında, Hz.Peygamber (s.a.s), sahabeleriyle birlikte, Umre yapmak niyetiyle Mekke’ye gitme kararı verdi. Hazırlıklar hızlı bir şekilde tamamlandı. Sefere katılan Müslümanların sayısı 1500 kişi kadardı. Yanlarına kılıçlarından başka silah almamışlardı. Bu da o günün şartlarında yolcu silahı sayılıyordu. Sahabelerden bazıları şaşkınlıklarını dile getirdiler:

Hz.Ömer (r.a):
- Ya Resulullah! (s.a.s) Seninle savaş halinde olan bir topluluğun üzerine silahsız ve atsız olarak mı gideceksin? Ebu Süfyan ve adamlarının bize saldırmasından endişe etmiyor musun?
- Umreye niyetlenmiş iken, silah taşımak istemem!

Sa’d bin Ubade (r.a) :
- Ya Resulullah! (s.a.s) Keşke yanımızda silah taşısaydık, şüpheli bir davranışlarını görürsek onlarla savaşırdık.
- Ben ancak Umre niyetiyle yola çıkıyorum. Silah taşımam!

Mekke’ye yaklaşmaya başladıklarında, Hz.Peygamber (s.a.s) Büsr bin Süfyan’ı,
- Benim Umre yapmak istediğimi, Kureyşlilere ulaştır. Elde ettiğin bilgileri de bana getir!
diyerek Mekke’ye gönderdi. Haber kendilerine ulaştığında, Kureyş müşriklerinin önde gelenleri bir toplantı yaptılar ve Müslümanların kesinlikle Mekke’ye sokulmaması konusunda görüş birliğine vardılar. Halid bin Velid’i kumandan tayin ederek 200 kadar süvariyi Müslümanları karşılamak üzere gönderdiler. Hz.Peygamber (s.a.s)in göndermiş olduğu elçi de çok geçmeden geri döndü. Getirdiği haberler, Hz.Peygamberi (s.a.s) üzmüştü. Müslümanlara durumu anlattı ve görüş belirtmelerini istedi. Müslümanların çoğunluğu, çarpışmak için gelmediklerini, ama ziyaretlerine engel olunursa çarpışmaktan çekinmeyeceklerini bildirdiler. Bunun üzerine Hz.Peygamber (s.a.s),
- Haydi, öyle ise Allah’ın (c.c) ismiyle yürüyünüz!
buyurdu. Bu arada, Halid bin Velid komutasındaki Kureyş süvarileri de yakınlarına gelmiş bulunuyordu. Zayıf bir anlarını yakalasalar saldırmaktan çekinmeyeceklerdi. Bu yüzden Müslümanlar öğle namazını korku namazı şeklinde kıldılar. Ertesi gün, yollarına devam ederek Mekke yakınlarındaki Hudeybiye’de konakladılar.

Burası ismini, konaklanan yerin yakınındaki Hudeybiye kuyusundan alıyordu. Fakat kuyunun suyu Müslümanların ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar çok değildi.

Hudeybiye’de Çekilen Susuzluğa Bulunan Çözüm
Cabir bin Abdullah (r.a) anlatıyor:
Hudeybiye günü halk susuz kalmıştı. Resulullah (s.a.s), önünde bulunan su ibriğinden abdest aldığı sırada, insanlar su istemek üzere ona doğru geldiler:
- Size ne oldu?
- Mahvolduk ya Resulullah! (s.a.s)
- Ben sizin aranızdayken, siz mahvolmayacaksınız!
- Ya Resulullah! (s.a.s) Yanımızda senin ibriğindekinden başka ne abdest alacağımız, ne de içeceğimiz su var.
Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), elini ibriğin üzerine koydu.
- Alınız, Bismillah!
buyurdu. Kaynaklardan kaynar gibi, parmaklarının arasından su akmaya başladı. Müslümanlar ondan hem içtiler, hem de abdest aldılar. Sonra kaplarını getirdiler ve ağızlarına kadar doldurdular. Resulullah (s.a.s) gülümsedi:
- Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve benim de O’nun peygamberi olduğuma şehadet ederim.
buyurdu.
Cabir’e (r.a),
- O gün kaç kişiydiniz?
diye soruldu. Cabir (r.a),
- Eğer yüz bin kişi de olsaydık, bize yetecekti. On beş kere yüz (1500) kişiydik.
cevabını verdi.

Mekke’ye Haber Ulaştırılması
Hz.Peygamber (s.a.s), Hudeybiye’de bulunduğu sırada Huzaa kabilesinden Büdeyl, arkadaşlarıyla çıka geldi. Huzaa kabilesi, Müslümanlarla iyi ilişkileri olan bir kabileydi. Selam verdiler ve oturdular. Hz.Peygambere (s.a.s) Hudeybiye’ye niçin geldiğini sordular. Kureyş’in durumundan haber verdiler:
- Kabe’yi ziyaretten seni alıkoymak için and içmişler. Muhakkak seninle çarpışacaklar!
- Biz hiç kimse ile çarpışmak için gelmiş değiliz. Ancak Allah’ın evini ziyaret için gelmiş bulunuyoruz. Bununla beraber, kim ziyaretimizi engellemeye kalkışırsa onunla çarpışırız. Harpler, Kureyş’i çok yıprattı ve zayıflattı. Eğer, isterlerse yine de bir anlaşma süresi belirleyeyim. Bu süre içinde kendileri benden emin olurlar.

Benimle diğer halkların arasına girmesinler. Benimle karşılaşacak olan topluluklar kendilerinden kalabalıktır. Eğer Kureyş anlaşmadan kaçınır, beni diğer topluluklarla baş başa bırakmaz ve benimle çarpışmaya kalkışırlarsa, Allah’a (c.c) yemin ederim ki, yaymaya çalıştığım din uğrunda, başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışacağım.
- Ben senin söylediğin şeyleri onlara ulaştıracağım.
Büdeyl, Hz.Peygamberden (s.a.s) duyduklarını bir bir Kureyşlilere anlattı. Bir süre için anlaşma yapılması teklifini de onlara iletti.

Urve’nin Temsilci Olarak Hz.Peygamber (s.a.s) ile Konuşması
Dinleyiciler arasından Urve ayağa kalktı:
- İzin verirseniz gidip onunla ben bir konuşayım. Size onun yanından en doğru haberleri getireyim.
Kureyşliler de Urve’ye izin verdiler.

Urve Hz.Peygamber (s.a.s)in yanına geldi ve oturdu:
- Ya Muhammed! Bir kısım insanları toplamış, yanımıza kadar getirmişsin. Biz ise bir çok kabileyi de yanımıza almış bulunuyoruz. Seninle Kabe’nin arasında ölmedikçe seni oraya bırakmamak üzere and içtik.
- Ey Urve! Allah için söyle! Şu kurbanlık develerin kurban edilmelerine ve Allah’ın (c.c) evini ziyarete engel olunur mu? Biz çarpışmak için gelmedik. Fakat Kabe’yi ziyaret etmek ve develerimizi kurban etmek için gelmiş bulunuyoruz. Sen, benim de yakınlarım olan kavmine haber verir misin ki, gerçekten harpte onlar için bir hayır yoktur. Zaten savaşlar onları zayıflatmış durumdadır. Kendileri, aramızda anlaşma süresi belirlesinler. Benimle Kabe’nin arasından çekilsinler. Niyetlenmiş olduğumuz ziyaretimizi yapalım ve kurbanlarımızı keselim. Bir de benimle diğer halkların arasından çekilsinler. Eğer o halklar beni yenerlerse, kendilerinin istedikleri yerine gelmiş olur. Eğer Allah (c.c) beni onlara galip eylerse, o zaman iki şeyden birini seçerler: ya hazırlanmış olarak benimle çarpışırlar ya da hep birden bana katılırlar. Aksi taktirde, İslam yeryüzüne yayılıncaya ya da başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışacağım.

Urve, görüşmeden sonra Müslümanları bir süre inceledi. Sonra hayvanına bindi ve Kureyşlilerin yanına döndü:
- Ey kavmim! Ben vaktiyle bir çok hükümdarın huzurunda elçi olarak bulundum. Vallahi, bunlardan hiç birinin adamlarının, Müslümanların Muhammed’e gösterdikleri gibi saygı gösterdiklerini görmedim.
İyi bilirsiniz ki; siz, isterseniz Ona karşı kılıçlarınıza el atabilirsiniz. Fakat öyle bir topluluk gördüm ki, ne yapılırsa yapılsın, Onu koruyacaklar ve Ona bir zarar gelmesine imkan vermeyeceklerdir. Muhammed, size barış ve iyilik yoluyla anlaşma teklif etmiş bulunuyor. Bunu hemen kabul ediniz. Adamcağız, Allah’ın evini ziyaret için gelmiştir. Yanındaki develeri kurban edecek ve dönecektir.
- Sen bir daha böyle konuşma! Eğer bunları senden başkası söylemiş olsaydı, mutlaka onu rezil ederdik. Biz onu ziyaretten alıkoyacağız.

Hz.Peygamberin (s.a.s) Mekke’ye Elçiler Göndermesi
Bu arada, Hz.Peygamber (s.a.s), Hıraş’ı (r.a) elçi olarak Kureyşlilere gönderdi. Fakat Hıraş (r.a) müşriklerin elinden zor kurtuldu. Bunun üzerine Hz.Peygamber (s.a.s), Hz.Osman’ı (r.a) elçi olarak Kureyşlilere gönderdi. Hz.Osman’ın (r.a) Kureyş içinde akrabaları çoktu ve saygı duyulan birisiydi. Hz.Osman’ı (r.a) Mekke’de akrabaları karşıladılar. Kureyş’in ileri gelenleriyle konuştu ve tekliflerini iletti. Fakat hepsi de,
- Muhammed hiçbir zaman Mekke’ye girmeyecektir!
diyerek Hz.Osman’ın (r.a)tekliflerini reddettiler. Geriye dönmesine de izin vermediler.


Çevrimdışı DrKonsultan

  • Onur Üyesi
  • İleti: 2283
  • Cinsiyet: Bay
  • Tohum saç toprağa , bitmezse toprak utansın!
  • Kurumunuz: kardiyoloji
Ynt: SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED (S.A.S)--------HUDEYBİYE---------
« Yanıtla #30 : 05 Kasım 2007, 16:45:57 »
Rıdvan Sözleşmesi
Kureyş’e elçi olarak gönderilen Hz.Osman’ın (r.a) Mekke’de bir süre tutulduktan sonra öldürüldüğü haberi Müslümanlara ulaştı.

Ümmü Umare anlatıyor:
Resulullah (s.a.s) bulunduğumuz yere geldi. O sırada Hz.Osman’ın (r.a) öldürüldüğü haberi kendisine ulaşmış bulunuyordu. Resulullah (s.a.s) yanımıza oturdu:
- Yüce Allah sözleşme(bey’at) yapılmasını emretti.
buyurdu. Müslümanlar sözleşme yapmak için çağırıldılar. Resulullah (s.a.s) ağacın altında oturuyor, Müslümanlar da akın akın Ona doğru geliyorlardı. Bir süre sonra Müslümanlar Resulullah’ın (s.a.s) çevresini sarmış bulunuyorlardı. İlk olarak Sinan elini Resulullah (s.a.s)’a uzattı ve,
- Allah sana zafer ve fetih nasib edinceye kadar Senin önünde kılıç sallamak ya da ölmek üzerine
diyerek söz verdi. Diğer Müslümanlar da Sinan’ın sözü üzerine söz verdiler.

Bu sözleşmeden Kur’an’ı Kerim’de şu şekilde bahsedilmektedir:

(Rasûlüm!) Sana (samîmiyetle) biat edenler (ölünceye kadar sana bağlılığa ve İslâm uğrunda savaşmaya söz verenler)1 ancak Allah'a biat etmiş olurlar. Allah'ın (kudret) eli onların ellerinin üstündedir. Artık kim (bu bağlılığı) bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a söz verdiği şeyi yerine getirirse, O da ona büyük bir mükâfât verecektir. [bkz. 4/80]
48/10

Hudeybiye Anlaşması
Müslümanların ağaç altında Hz.Peygamberle (s.a.s) sözleştikleri ve savaşmak için hazırlandıkları sırada Kureyş elçileri de Hudeybiye’ye gelmiş bulunuyorlardı. Durumu gözleriyle görünce aceleyle Mekke’ye döndüler. Gördüklerini Kureyşlilere anlattılar. Durumun ciddiyetini anlayan Kureyşliler barış yapma kararı aldılar ve Süheyl başkanlığında bir heyeti barış yapmak üzere Hudeybiye’ye gönderdiler.

Görüşmelerden sonra anlaşmaya varıldı. Sıra anlaşmanın yazılmasına gelmişti. Hz.Peygamber (s.a.s), anlaşmanın yazıya geçirilmesi görevini Hz.Ali (r.a)’ye verdi:
- Yaz! Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla! (Bismillahirrahmanirrahim)
Süheyl Hz.Ali’nin (r.a) elini tuttu:
- Biz, bu sözleri bilmiyoruz! Bunun yazılmasını da kabul etmeyiz!
- Öyle ise ne yazalım?
- Eskiden senin de yazılarının başında kullanmış olduğun, bizim de kullandığımız “Allah’ın adıyla!” (Bismikallahümme!) yaz!
Süheyl ve arkadaşlarının besmeleye itiraz etmeleri Müslümanların canlarını sıkmıştı.
- Vallahi, biz Bismillahirrahmanirrahim’den başkasını yazmayız, yazdırmayız!
- Öyle ise ben de hiçbir şey üzerinde barış yapmam, işi de olduğu yerde bırakırım!
Hz.Peygamber (s.a.s):
- Bismikallahümme de güzeldir! Haydi, Ali yaz!
buyurdu. Hz.Ali (r.a) de öyle yazdı. Sonra Hz.Peygamber (s.a.s) yazdırmaya devam etti:
- Bu, Allah’ın Peygamberi Muhammed’in, Süheyl bin Amr ile üzerinde anlaşıp, taraflarca karşılıklı olarak yerine getirileceği anlaşma maddeleridir.
Süheyl yine Hz.Ali (r.a)’nin (r.a) elini tuttu:
- Vallahi, biz gerçekten Allah’ın Peygamberi olduğunu kabul etmiş olsaydık, Seni Kabe’yi ziyaretten alıkoymaz ve seninle çarpışmaya kalkmazdık. En iyisi sen, anlaşmaya bizim bildiğimiz şeyi yaz?
- Yani nasıl yazalım?
- Abdullah oğlu Muhammed yaz!
- Bu da güzeldir. Öyle yazınız! Ben hem Abdullah’ın oğluyum, hem de Allah’ın peygamberiyim. Siz beni yalanlamış olsanız bile... Ya Ali, sil onu!
Müslümanlar kendilerini tutamadılar, öncekinden daha çok seslerini yükselttiler. Bazıları ayağa kalkarak,
- Biz de Allah’ın Peygamberinden başkasını yazdırmayız!
dediler. Üseyd bin Hudayr (r.a) ve Sa’d bin Ubade (r.a) Hz. Ali’nin (r.a) eline sarıldılar:
- Sen Allah’ın Peygamberinden başkasını yazma! Aksi halde aramızı ancak kılıç halleder! Biz ne diye bu hakareti kabul ediyoruz?
Hz.Peygamber (s.a.s) eliyle susmalarını işaret etti, sustular. Fakat Hz.Ali (r.a) de, “Allah’ın peygamberi” anlamına gelen kelimeleri silmeyi kabul etmiyordu.
- Hayır! Vallahi, ben Allah’ın Peygamberi kelimelerini silemem!
Bunun üzerine Hz.Peygamber (s.a.s), kendisine silinecek kelimelerin gösterilmesini istedi. Gösterilen kelimeleri kendisi eliyle sildi. Onların yerine Abdullah oğlu Muhammed yazdırdı. Anlaşmaya göre:
? Müslümanlarla Mekkeliler, 10 yıl süreyle barış yapacaklar,
? Müslümanlar, o yıl Kabe’yi ziyaret etmeden dönüp gidecekler; ertesi yıl yanlarında sadece kılıçları olduğu halde Mekke’ye gelecekler ve 3 gün Mekke’de kalarak Kabe’yi ziyaret edecekler,
? Mekke’den Müslümanlara katılanlar geri iade edilecek ama Müslümanlardan Müşriklere dönmek isteyenler geri iade edilmeyeceklerdi.
Müslümanlar özellikle son kısımda belirtilen eşitsizliğe şaşırmışlardı.

Hz.Ömer (r.a):
- Ya Resulallah! (s.a.s) Bu şartı da kabul edecek misin?
diye sordu. Hz.Peygamber (s.a.s) gülümsedi:
- Evet! Bizden onlara gidecek olanları, Allah bize uzak etsin! Onların yanından bize gelip geri çevireceğimiz kimselere gelince, Allah, kendilerini biliyor. Onlar için de elbette bir genişlik ve bir çıkar yol yaratacaktır!

Süheyl’in Oğlu Ebu Cendel’in Geri Verilişi
Anlaşma maddelerinin yazılması bitmek üzereydi ki, Mekke heyetinin başında bulunan Süheyl’in oğlu Ebu Cendel, ayağında zincirlerle çıka geldi. Müslüman olmuş, bu yüzden de zincire vurulmuş fakat kaçmayı başararak Müslümanlara sığınmak için gelmişti. Süheyl oğlunun geldiğini görünce, hemen ona doğru koştu. Elindeki ağaç dalını yüzüne çarptı. Sonra da Hz.Peygamber (s.a.s)e dönerek,
- İşte ey Muhammed! Anlaşma gereğince geri çevireceğin kişilerin ilki!
- Biz barış anlaşmasını henüz imzalamadık!
- Aramızdaki anlaşma maddeleri, kararlaşırılmış ve tamamlanmıştır.
- Onu benim için anlaşma maddelerinin dışında tut!
- Onu asla anlaşma dışında tutmam ve sana bırakmam!
Süheyl, oğlu Ebu Cendel’i çeke çeke Kureyşlilerin yanına götürdü. Götürülürken Ebu Cendel,
- Ey Müslüman topluluğu! Müslüman olarak yanınıza geldiğim halde, beni müşriklere geri mi veriyorsunuz? Uğradığım işkenceleri görmüyor musunuz? Bana işkence yapsınlar, dinimden döndürsünler diye mi geri çeviriyorsunuz?
diye feryad ediyordu. Müslümanlardan bazıları bu sözlere dayanamayarak ağlamaya başladılar. Hz.Peygamber (s.a.s) Ebu Cendel’in yanına geldi:
- Ey Ebu Cendel! Şu kavminle aramızda anlaşma imzalandı. Biraz daha sabret ve karşılığını Allah’tan iste! Hiç şüphesiz, Allah senin ve senin için durumunda bulunan zayıf Müslümanlar için bir genişlik ve çıkar yol yaratacaktır!
Hz.Peygamber (s.a.s), Süheyl’e bir kere daha oğlunu bağışlaması için ricada bulunduysa da olumlu cevap alamadı. Fakat Sühehl’in yanında bulunan heyet üyelerinden bazıları, Ebu Cendel’e işkence yapılmayacağına dair Hz.Peygamber (s.a.s)e söz verdiler. Heyet Mekke’ye geri döndü.

Müslümanların Üzüntüsü
Anlaşma tamamlanmış ve Kureyş heyeti Mekke’ye geri dönmüştü. Fakat Müslümanların kampında büyük bir sessizlik hakimdi. Başlar öne eğilmişti. Bu kadar yolu gelmelerine rağmen Kabe’yi ziyaret edememiş olmaktan ve yapılan anlaşmadaki eşitsizliklerden dolayı hayal kırıklığı yaşıyorlardı.

Hz.Ömer (r.a) dayanamayarak ayağa kalktı ve Hz.Peygamber (s.a.s)in yanına gitti:
- Sen Allah’ın peygamberi değil misin?
- Evet!
- O halde neden dinimizin şerefini bu kadar düşürüyoruz?
- Ben Allah’ın peygamberiyim ve Ona karşı gelemem. O bana zafer verecek.
- Fakat Sen bize Kabe’ye gidip onu tavaf edeceğimizi söylememiş miydin?
- Evet! Fakat bu yıl gideceğinizi söylemiş miydim?
- Hayır.
- Muhakkak Kabe’ye gideceksiniz ve onu tavaf edeceksiniz.

Hz.Ömer (r.a), kendisine hakim olamıyordu. Soluğu Hz.Ebubekir’in (r.a) yanında aldı. Aynı soruları ona da sordu. Hz.Peygamberin (s.a.s) söylediği cevapları duymamış olmasına rağmen o da aynı cevapları verdi.

Kurbanların Kesilişi
Hz.Peygamber (s.a.s) ayağa kalktı ve halka seslendi:
- Ey Müslümanlar! Kalkın kurbanlarınızı kesin ve saçlarınızı tıraş edin!
Fakat Müslümanların hiç biri yerinden kımıldamadı. Hz.Peygamber (s.a.s), emri bir kez daha tekrarladı fakat yine kimse yerinden kımıldamadı. Üçüncü kere emir tekrarlandı ama yerinden kalkan olmadı. Hz.Peygamber (s.a.s) dönüp, hanımı Ümmü Seleme’nin yanına geldi:
- Ya Resulallah! (s.a.s) Neyin var?
- Ya Ümmü Seleme! Halkın bu hali nedir? Şaşılacak şey doğrusu! Onlara kurbanlarını kesmelerini tekrar tekrar söylüyorum. Sözlerimi duyuyorlar, yüzüme bakıyorlar ama içlerinden hiç biri emrimi yerine getirmiyor?
- Ya Resulallah! (s.a.s) Bu hal, halka her nasılsa gelmiş bulunuyor. Sen hemen git, kurbanlık develerini kes ve tıraş ol! Kimseye de bir şey söyleme! Sen böyle yaparsan, halk da sana uyar.
Hz.Peygamber (s.a.s), “Bismillah, Allahu Ekber!” diyerek develerini kurban etti. Müslümanlar, Hz.Peygamber (s.a.s)in kurbanını kestiğini görünce, hepsi birden kurbanlarını kesmeye başladılar.

Ümmü Seleme der ki:
- Kurbanlıklara doğru öyle yığıldılar ki, birbirlerini ezmelerinden korktum.

Bereket
Ardından Medine’ye doğru yola çıkıldı. Usfan’da konaklandığı zaman, yol azıkları tükenmiş, açlık son haddine varmıştı. Müslümanlardan bazıları, durumu Hz.Peygambere (s.a.s) bildirdiler:
- Biz artık açlığa dayanamaz hale geldik. İzin verirsen bindiğimiz develerden bazılarını keselim.
Hz.Peygamber (s.a.s) develeri kesmeleri için izin verdi. Bunu haber alan Hz. Ömer (r.a), koşarak Hz.Peygamberin (s.a.s) yanına geldi:
- Ya Resulallah! (s.a.s) Binilen develerin kesilmesine müsaade etme! Bunun yerine insanlar kalan yiyeceklerini getirsinler. Sonra onların bereketlenmeleri için dua et!

Hz.Perygamber, deri bir sofra getirilmesini emretti. Ardından, herkesin kalan yiyeceklerini getirip sofranın üzerine yaymaları emredildi.

Ebu Şurayh der ki:
- Kimilerinin bir tek hurma, kimilerinin bir avuç un getirdiğini gördüm. Kimileri ise hiçbir şey getiremediler. Toplananlar azıcık bir şeydi. Getirilecek bir şey kalmayınca, Resulullah (s.a.s), yürüyerek örtünün yanına vardı ve bereket duasında bulundu. Sonra “Kaplarınızı getirin!” buyurdu. Herkes kaplarını alıp yanaştı. Birisi gelip toplanan yiyeceklerden istediği kadar alıyor; sonra bir başkası yanaşıyor, taşıyacak başka kap bulamayıncaya kadar yiyeceklerden alıyordu. Sonunda, Resulullah (s.a.s), hareket için emir verdi.

Apaçık Bir Fetih
Hz.Ömer (r.a) anlatıyor:
Hudeybiye’den dönerken, Resulullah’ın (s.a.s) yanında gidiyordum. Kendisine bir şey sordum, bana cevap vermedi. Tekrar sordum, yine cevap vermedi. Üçüncü kere sordum, yine cevap vermedi. Kendi kendime,
- Ey Hattab’ın oğlu Ömer! Anan seni kaybetsin de yok olasın! Bak, Resulullah’a (s.a.s) üç kere soru sordun, üçünde de sana cevap vermedi. Sen hakkında Kur’an ayeti inmesini hak ettin!
dedim. Korkarak devemi sürdüm ve kafilenin en önüne geçtim. Yakın-uzak her şey beni sıkıyor, bunaltıyordu. Bu yüzden kafilenin en önünde üzüntülü bir vaziyette gidiyordum. Çok geçmedi, birisinin seslendiğini duydum. Habercinin bana seslendiğini duyunca, kendi kendime,
- Ben zaten hakkımda ayet ineceğinden korkuyordum!
dedim. Kalbime ne kadar korku düştüğünü Allah (c.c) çok daha iyi biliyor. Resulullah’ın (s.a.s) huzuruna vardım. Kendisine selam verdim. O da selamıma karşılık verdi. Çok sevinçliydi:
- Ey Ömer! Bana bu gece bir sure indi ki, üstüne güneş doğan her şeyden, benim için daha sevgilidir!
buyurduktan sonra Fetih suresini okumaya başladı:
(Rasûlüm!) Biz, sana apaçık bir fetih (ve zafer yolu) açtık. [bkz. 90/1-2]
48/1
Bu söz vermeye 'Rıdvan biatı' denilir ki, hicretin 6. yılında, Hudeybiye'de, 1400 sahâbe ile yapılmıştır.

(Bu) senin (zelle olan) günahından, geçmiş ve gelecek olanı Allah'ın bağışlaması, sana nîmetini tamamlaması ve seni (böylece) doğru bir yola iletmesi ve yine Allah'ın sana şanlı bir zaferle yardım etmesi içindir.
48/2-3
Rasûlullah (s.a.v.) hicrî altıncı yılın Zilhicce ayında Hudeybiye'den dönmüş ve Muharrem'in ilk haftasında Hudeybiye ashâbı ile birlikte Hayber'i fethetmişti.

Sahabelerin arasında bulunan adamlardan birisi,
- Kabe’yi ziyaretten alıkonulmuşuz. Kurbanlarımızı Mekke’de kesmemiz engellenmiş. Müslüman olarak bize sığınan iki kişiyi de Resulullah (s.a.s) onlara geri çevirmiş. Bu ne biçim bir fetih!
diyerek söylendi. Onun bu sözleri Hz.Peygambere (s.a.s) haber verilince,
- Bu ne kötü bir söz! Evet, O büyük bir fetihtir! Müşrikler, sizin kendi topraklarına gelip gitmenize ve işlerinizi görmenize razı olmuşlardır. Onlar, şimdiye kadar hoşlanmadıkları şeyi’i (İslam’ı) de böylece sizden görerek öğreneceklerdir. Allah sizi onlara muzaffer kılacak, gittiğiniz yerlerden sizi sağ salim ve kazançlı olarak geri döndürecektir. Bu ise fetihlerin en büyüğüdür.

Müslümanlar Medine’ye ulaştıklarında, ayrılmalarının üzerinden bir ay geçmiş bulunuyordu.

Hudeybiye Anlaşmasındaki Eşitsizliğin Giderilmesi
Müslüman olduğu için Mekke’de esir tutulanlardan birisi de Ebu Basir’di (r.a). Müslümanların Hudeybiye’den Medine’ye gelmelerinden sonra, Mekke’den kaçmayı başardı ve yaya olarak Medine’ye geldi. Bunun üzerine Mekkeliler, Hz.Peygambere (s.a.s) anlaşma maddelerini hatırlatan ve Ebu Basir’in (r.a) kendilerine iadesini isteyen bir yazı yazdılar. Yazıyı taşıyan elçi, Ebu Basir’den (r.a) üç gün sonra Medine’ye ulaştı. Mektup Hz.Peygamber (s.a.s)e okununca Ebu Basir’i (r.a) yanına çağırdı:
- Ey Ebu Basir! Biliyorsun ki, Kureyş ile bir anlaşma yaptık ve onlara bir söz verdik. Dinimize göre, verdiğimiz sözde durmamak bize yakışmaz. Haydi, kavminin yanına dön!
- Ya Resulallah! (s.a.s) Bana işkence yapsınlar ve dinimden döndürsünler diye mi beni müşriklere geri çeviriyorsun!
- Ey Ebu Basir! Git diyorum sana! Hiç şüphe yok ki, Allah senin için ve seninle birlikte bulunan Müslümanlar için bir genişlik ve çıkış yolu yaratacaktır.
Ebu Basir, Mekke’den gelen elçi ve yanındaki adamına teslim edildi. Ebu Basir (r.a) giderken Müslümanlar, yanında yürüyorlar,
- Ey Ebu Basir! (r.a) Müjde! Hiç şüphesiz Allah, senin için bir çıkar yol yaratacaktır. Git işini gör! Git işini gör!
diyorlar, sanki ona, yanındakilerin icabına bakmasını ima ediyorlardı. Zülhuleyfe denen yere geldiklerinde öğlen olmuştu. Ebu Basir, (r.a) bir fırsatını bulup elçiyi öldürdü. Elçinin yanındaki köle de korkuya kapılıp Medine’ye doğru kaçmaya başladı. Hz.Peygamber (s.a.s), ikindiden sonra, sahabeleriyle oturuyordu ki, köle mescide girdi, Hz.Peygamberin (s.a.s) yanına geldi.
- Ne oldu sana!
- Adamınız, sahibimi öldürdü. Ben de elinden zor kurtuldum.
Bu sırada Ebu Basir (r.a) de çıka geldi. Hz.Peygamberin (s.a.s) yanın geldi:
- Ya Resulallah! (s.a.s) Vallahi, Sen anlaşmadan dolayı üzerine düşeni yerine getirdin. Ama ben de işkenceye tutulup dinimden döndürülmekten dinimi korudum. Allah, (c.c) beni onların elinden kurtardı.
- Haydi, nereye istersen oraya git!
Bunun üzerine Ebu Basir, (r.a) deniz kenarında bulunan ve Şam kervanlarının yolu üzerinde olan İs adlı vadiye gitti. Zaman içinde, Mekke’den kaçmayı başaran bir çok Müslüman da birer birer Ebu Basir’e (r.a) katıldılar. Sayıları önce 70’i, bir süre sonra da çevre kabilelerden katılanlarla 300’ü buldu. Şam’a gitmekte olan Kureyş kervanlarına saldırıyor, mallarına el koyuyor, kervandakileri de öldürüyorlardı. Kureyş bu durumdan iyice rahatsız olmuş durumdaydı. Sonunda Hz.Peygambere (s.a.s) bir mektupla ricada bulundular. Mektupta şunlar yazıyordu:
- Allah (c.c) ve akrabalık aşkına! Sen onlara haber gönder ki, bundan böyle, her kim, Medine’ye Senin yanına gelirse, o emniyettedir. Onunun için Mekke’ye geri çevrilme zorunluluğu yoktur. Biz anlaşmadaki o şarttan vazgeçtik. Mekke’den Muhammed’in yanına gelen kimse geri çevrilmeyecektir.
Bunun üzerine Hz.Peygamber (s.a.s), Ebu Basir (r.a) ve arkadaşlarına, Kureyşliler’in kervanlarına dokunmamaları için bir mektup yazdı. Mektup, Ebu Basir’e (r.a) ulaştığında ölüm döşeğindeydi. Müslümanlar onun cenaze namazını kıldılar ve kendisini oraya gömdüler. Ardından da bir kısmı ailelerinin yanına bir kısmı da Medine’ye döndüler. Medine’ye gelen Müslümanların sayısı 70 kadardı.

Çevrimdışı DrKonsultan

  • Onur Üyesi
  • İleti: 2283
  • Cinsiyet: Bay
  • Tohum saç toprağa , bitmezse toprak utansın!
  • Kurumunuz: kardiyoloji
Ynt: SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED (S.A.S)-----MEKKE’NİN FETHİ------
« Yanıtla #31 : 06 Kasım 2007, 17:53:40 »
MEKKE’NİN FETHİ

Hudeybiye Antlaşmasının Bozulması
Hicretin 8. yılında, Müslümanlar ile Kureyş müşrikleri arasındaki anlaşma bozuldu. Kureyş müşrikleri, Beni Bekir kabilesini, Müslümanların müttefiki olan Huzaa kabilesi üzerine saldırtmışlardı. Hz.Peygamber’in (s.a.s) sabah namazını kıldırıp, mescidde oturduğu bir sırada, saldırıya uğrayan Huzaa kabilesinden kırk kadar süvari Medine’ye gelerek, Hz.Peygamber’in (s.a.s) baş ucuna dikildiler. Olup bitenleri Hz.Peygamber’e (s.a.s) anlattılar. Hz.Peygamber (s.a.s), son derece hiddetlendi. Kureyş müşriklerine bir yazı gönderilmesini emretti.

Gönderilen yazıda şöyle deniyordu:
...
Bundan sonra derim ki, ya Benibekir kabilesi ile olan anlaşmanızı bozar ve aradan çekilirsiniz ya da Huzaa kabilesinden ölenlerin diyetlerini ödersiniz. Bunlardan birini yerine getirmediğiniz taktirde sizinle savaşacağımı bildiririm.

Haber, Mekke’ye ulaştığında Kureyş müşrikleri iki alternatifi de reddettiler ve savaşmayı kabul ettiklerini bildirdiler. Hz.Peygamber’in (s.a.s) elçisi Medine’ye geri döndü ve durumu Hz.Peygamber’e (s.a.s) haber verdi. Fakat çok geçmeden müşrikler verdikleri cevaptan pişman oldular. Liderleri Ebu Süfyan’ı, Anlaşmayı yenilemesi ve süresini uzatması için Hz.Peygamber (s.a.s) ile görüşmek üzere Medine’ye göndermeye karar verdiler. Ama Ebu Süfyan Mekke’ye eli boş dönecektir.

Ebu Süfyan’ın Çabaları
Ebu Süfyan yola çıktığı sırada, Hz.Peygamber (s.a.s) sahabileri ile birlikte bulunuyordu. Onlara,
- Ebu Süfyan, anlaşmayı uzatmak üzere yanımıza gelmek için yola çıkmış bulunuyor. Ama istediğini elde edemeden dönüp gidecek!
buyurdu. Ebu Süfyan, Medine’ye ulaştığında ilk önce, Hz.Peygamber’in (s.a.s) de hanımı olan kızı Ümmü Habibe’nin evine girdi. Hz.Peygamber’in (s.a.s) minderine oturmak için yönelince, Ümmü Habibe, minderi katlayıp kaldırdı ve babasının ona oturmasına engel oldu. Ebu Süfyan:
- Ey kızcağızım! Bu minderi mi benden esirgiyorsun, beni mi bu minderden esirgiyorsun, anlayamadım?
- Bu Resulallah’ın (s.a.s) minderi! Bir müşrik onun üzerine oturamaz!
- Ey kızcağızım! Vallahi, evimden ayrıldıktan sonra sana kötülük gelmiş!
- Hayır, Allah bana bir kötülük değil, İslam’ı nasip etti. Sen ise hala taştan yontulmuş putlara tapıyorsun. Babacığım! Senin gibi Kureyş’in büyüğü olan birisi nasıl olur da İslam’dan uzak kalır?
- Yazıklar olsun sana! Senden bunu da mı işitecektim? Ben, atalarımın dinini bırakıp da Muhammed’e mi tabi olacağım?

Ümmü Habibe’nin evinden çıkıp doğruca mescitte bulunan Hz.Peygamber’in (s.a.s) yanına geldi:
- Ya Muhammed! Hudeybiye barışını sağlamlaştır ve süresini de uzat! Gel aramızdaki anlaşmayı bir yazı ile yenileyelim!
- Ey Ebu Süfyan! Sen bunun için mi geldin?
- Evet!
Hz.Peygamber (s.a.s), ona hiçbir cevap vermedi. Ebu Süfyan, aracı olmaları için Hz. Ebubekir (r.a), Hz. Ömer (r.a), Hz. Osman (r.a) ve Hz. Ali’nin (r.a) yanlarına da gittiyse de onlardan hiç biri aracı olmaya yanaşmadılar. Sonunda Ebu Süfyan, Mescid’e girdi. Ayakta durarak,
- Ey insanlar! Haberiniz olsun ki, ben aramızdaki anlaşmayı yeniledim. Muhammed’in, bu anlaşmada bana vefasızlık edeceğini de hiç sanmıyorum.
diye seslendi. Ardından da Hz.Peygamber’in (s.a.s) yanına gitti:
- Ya Muhammed! Benim bu sözümü zannetmem ki reddedesin!
- Ey Ebu Süfyan! Bunu senin düşüncen!
Ebu Süfyan, Hz.Peygamber’in (s.a.s) bu sözü üzerine devesine binip Mekke’ye geri döndü.

Sefer Hazırlıkları
Hz.Peygamber (s.a.s), sefere hazırlanılması için emir verdi. Her tarafa da davetçiler gönderilerek, “Allah’a ve ahiret gününe inanan herkesin Ramazan ayında Mekke’de bulunması” bildirdi. Toplanan ordunun mevcudu 10.000 kişiyi buluyordu. Bunların 700’ünü Mekkeli Müslümanlar, 4000 kadarını Medineli Müslümanlar oluşturuyordu.

Hz.Peygamber (s.a.s), ikindi namazını kıldırdıktan sonra, ordunun başında Medine’den hareket etti. Ordunun yürüyüşü Mekke yakındaki Merruzzahran adı verilen bir vadide son buldu. Gece olunca herkese ateş yakması emredildi. Yakılan ateşlerin sayısı 10.000’i geçiyordu. Bununla Mekkeli müşriklerin korkuya kapılmalarının sağlanması istenmişti. Gerçekten de beklenen oldu; Kureyş müşrikleri, durumu araştırmak üzere Ebu Süfyan’ı göndermeye karar verdiler.

Ebu Süfyan Müslümanların Arasında
Ebu Süfyan, iki arkadaşıyla birlikte, gece vakti, Müslümanların ordugahlarının bulunduğu yere doğru yola çıktı. Fakat ordugaha yaklaşınca, nöbetçiler tarafından yakalandılar. Ebu Süfyan kendilerini Abbas’a götürmelerini istedi. Abbas (r.a), Hz.Peygamber’in (s.a.s) amcasıydı ve Ebu Süfyan ile eskiye dayanan bir dostlukları vardı. Kendisi, İslam’ı kabul etmiş ama son ana kadar Mekke’de kalmaya devam etmişti. İslam ordusu Merruzahran vadisine gelip konaklayınca, o da gelip Müslümanlara katılmıştı.

Ebu Süfyan kendisinin Abbas’a (r.a) götürülmesi için bağırıp çağırıyordu. Bu sırada Abbas (r.a) onun sesini tanıdı:
- Ebu Süfyan!
- Babam anam sana feda olsun! Burada neler oluyor? Bunlar kim?
- Yazıklar olsun sana ey Ebu Süfyan! Arkamdaki Resulullahtır (s.a.s) ve 10.000 kişilik karşı konulmaz bir ordunun başında size doğru geliyor. Vallahi, Kureyşi çok zor bir sabah bekliyor! Vay onların başına geleceklere!
- Babam, anam sana feda olsun! Buna bir çare var mı?
- Evet var.
- Ne yapmamı tavsiye edersin?
- Vallahi, Resulallah’tan (s.a.s) başkası tarafından ele geçirilirsen mutlaka öldürülürsün! Haydi katırımın arkasına bin de seni Onun yanına götüreyim. Kendisinden senin için bağışlanma dileyeyim.

Ebu Süfyan, Hz.Abbas’ın (r.a) teklifini kabul etti. O da onu nöbetçilerin elinden kurtararak Hz.Peygamber’in (s.a.s) çadırına götürdü. Geç vakitlere kadar Hz.Peygamber’in (s.a.s) yanında kaldılar. Hz.Peygamber (s.a.s), onlara İslam’ı anlattı. Ebu Süfyan’ın yanındaki iki arkadaşı hemen şehadet getirip Müslüman oldular. Ebu Süfyan ise düşünmek için zaman istedi.

Ebu Süfyan geceyi, Hz.Abbas’ın (r.a) yanında geçirdi. Sabah ezanı ile birlikte onlar da kalktılar. Müslümanlar sabah namazı için hazırlık yapıyorlardı. Müslümanların Hz.Peygamber’e (s.a.s) karşı olan tutum ve davranışlarını görünce Ebu Süfyan şaşkınlığını gizleyemedi:
- Ey Abbas! Ben şimdiye kadar ne İran kralında ne de Rumların hükümdarında hakimiyet ve saltanatın böylesini görmüş değilim!
- Bu saltanat değil, peygamberliktir! Yazıklar olsun sana! Sen de Ona iman etsene!

Namaza başlama tekbiri alındı ve Müslümanlar, Hz.Peygamber’in (s.a.s) arkasında sabah namazını kıldılar. Hz.Abbas (r.a), namazın bitiminde Ebu Süfyan’ı alarak Hz.Peygamber’in (s.a.s) yanına götürdü. Hz.Peygamber (s.a.s) onu görünce,
- Ey Ebu Süfyan! Allah’tan başka ilah bulunmadığını öğrenme zamanı daha gelmedi mi? Yazıklar olsun sana! Ben size dünyayı da, ahireti de sağlayacak bir din getirdim. Müslüman olun da kurtuluşa erin!
- Vallahi, sanırım ki Allah’tan başka tanrı olmasa gerek. Çünkü Sen Ondan yardım diledin, ben de benimkilerden yardım diledim. Ne zaman seninle karşılaştımsa, Senin bana galip geldiğini görüyorum. Benim ilahım hak olsaydı, ben Sana galip gelirdim.
- Yazıklar olsu sana ey Ebu Süfyan! Benim Allah’ın peygamberi olduğumu öğrenme zamanı daha gelmedi mi?
- Babam anam sana feda olsun! Yumuşak huylulukta, şereflilikte ve akraba haklarını gözetmekte Senden daha üstünü yoktur! Senin peygamber oluşuna gelince, bu konuda içimde hala biraz şüphe var.
Hz.Abbas (r.a) :
- Yazıklar olsun sana! Boynun vurulmadan önce Müslüman ol!
Bunun üzerine Ebu Süfyan şehadet getirdi ve Müslüman olduğunu söyledi.


Çevrimdışı DrKonsultan

  • Onur Üyesi
  • İleti: 2283
  • Cinsiyet: Bay
  • Tohum saç toprağa , bitmezse toprak utansın!
  • Kurumunuz: kardiyoloji
Ynt: SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED (S.A.S)-----MEKKE’NİN FETHİ------
« Yanıtla #32 : 06 Kasım 2007, 17:55:10 »
Hz.Abbas (r.a):
- Ya Resulallah! (s.a.s) Ebu Süfyan, Kureyş’in ileri gelenidir. Ona övüneceği bir şey lütfetsen olmaz mı?
- Olur! Kim Ebu Süfyan’ın evine girerse güvendedir!
Ebu Süfyan:
- Benim evime mi?
- Evet!
- Benim evimin genişliği ne kadar ki?
- Kim Kabe’ye girer ve sığınırsa o da güvendedir!
- Kabenin genişliği ne kadar ki?
- Kim kapısını kapatır ve evinde oturursa o da güvendedir. Kim silahını elinden bırakırsa o da güvendedir!
- İşte bu genişliktir!
Hz.Abbas (r.a), Ebu Süfyan’ı (r.a) katırının arkasına alarak vadinin dar yerine götürdü. İslam ordusunun Mekke’ye doğru ilerleyişini beraberce seyretmeye başladılar. Kabileler, başlarında kumandanları olduğu halde bayraklarını çekerek Mekke’ye doğru ilerlemeye başladılar. Her kabilenin geçişinde Ebu Süfyan (r.a),
- Muhammed daha geçmedi mi?
diye soruyor ve geçenler hakkında bilgi alıyordu. Ardından da,
- Bunların burada ne işi var? Benim onlarla bir kavgam yok ki!
demekten kendini alamıyordu. Sonunda Hz.Peygamber’in (s.a.s) alayı uzaktan göründü. Hepsi de zırhlara bürünmüştü. Gözlerinden başka yerleri görünmüyor, atlarının ayaklarından çıkan tozlar ortalığı karartıyordu. Hz.Peygamber (s.a.s) de içlerindeydi. Ebu Süfyan (r.a), benzerini görmediği bu alayı geçerken görünce,
- Bunlar kim ey Abbas! Kapkara taşlık bir alanı andırıyorlar!
- Bu Resulullah (s.a.s)’tır. Muhacir ve Ensar arasında bulunuyor.
- Ben İran kralının ve Rum hükümdarının saltanatını gördüm. Fakat kardeşinin oğlundaki saltanatın benzerini görmedim. Bunlara hiç kimse güç yetiremez. Vallahi, kardeşinin oğlunun saltanatı pek büyük!
- Ey Ebu Süfyan! Bu saltanat değil, peygamberliktir.
- Evet, biliyorum!

Kureyş Teslim Oluyor
Kumandanlara, kendileriyle çarpışılmadığı sürece hiç kimse ile çarpışmamaları emri verildi. Ebu Süfyan (r.a) da Mekke’dekileri uyarmak üzere önden gönderildi.

Ebu Süfyan (r.a), Mekke’ye ulaştığı zaman Kabe’nin yanına gitti. Kureyşliler toplanmış, vereceği haberleri bekliyorlardı. Ebu Süfyan:
- Ey Kureyş topluluğu! Muhammed, karşısında dayanamayacağınız kadar büyük bir kuvvet ile yanınıza gelmiş bulunuyor. Müslüman olun da selamet bulun!
diye bağırmaya başladı. Kureyşliler:
- Sus! Senin gibi kötü elçilik yapanı Allah iyilikten uzaklaştırsın!
dediler. Hanımı Hind, Ebu Süfyan’ın (r.a) yanına gelerek sakalını tuttu:
- Şu hayırsız adamı, şu alçağı öldürün! Çünkü O dininden dönmüş. Allah Seni hayırdan uzak etsin! Yemin ederim ki, ya sen de Müslüman olursun ya da boynun vurulur! Hemen evine gir!
Bunun üzerine Hind, Ebu Süfyan’ın (r.a) sakalını bıraktı. Sonra müşriklere dönerek:
- Yazıklar olsun size! Bu davranışlarınızla kendinizi aldatmayın! O, karşı koyamayacağınız bir ordu ile başucunuza gelmiş bulunuyor. Ben sizin görmediklerinizi gördüm ki, onlara hiç kimsenin gücü yetmez. Kim Ebu Süfyan’ın evine girer ve sığınırsa emniyettedir. Kim Kabe’ye sığınırsa emniyettedir. Kim de kapısını kapatırsa o da emniyettedir.
Herkes evlerine dağıldı.

Hz.Peygamber’in (s.a.s) Mekke’ye Girişi
Hz.Peygamber (s.a.s), Ramazan ayının on üçünde, güneş doğmadan önce devesine bindi. Başına siyah bir sarık sarmıştı. Ayrılışından 8 yıl sonra büyük bir zafer ve ihtişamla yurduna geri dönüyordu. Fakat muzaffer bir komutan edasıyla değil büyük bir tevazu içinde... Mekke’ye yaklaştığında başını öne doğru eğdi. Hatta o derece eğilmişti ki, sakalının ucu devesinin eğerine değiyordu. Ve ağzından da şu sözler dökülüyordu:
- Ey Allah’ım! Hayat, ancak ahiret hayatıdır.
Sonunda, Müslümanlarla birlikte Kabe’ye vardı. Ziyaretin gereklerini yerine getirdikten sonra Sefa tepesine çıktı ve verdiği nimetlerden dolayı Allah’a şükür ve duada bulundu.

Medinelilerin Uyarılması
Hz.Peygamber (s.a.s), Sefa tepesinde dua ederken, Medineli Müslümanlardan bazıları aralarında konuşmaya başlamışlardı:
- Allah (c.c) , Resulüne yurdunun fethini nasip etti. Artık bizim yanımızdan ayrılır da Mekke’de oturur mu?
Bazıları da Mekke’dekilerin canlarına ve mallarına dokunulmamasından dolayı,
- Adamın kavmine karşı acıması ve yurduna karşı özlemi tuttu!
diye aralarında konuştular. Hz.Peygamber (s.a.s), duasını bitirdikten sonra onların yanına geldi:
- Ne konuşuyordunuz?
- Bir şey yok, ya Resulallah! (s.a.s)
Sorusunu birkaç kez tekrarladı ama cevap alamadı. O sırada kendisini bir hal bürüdü. Biraz sonra kafasını kaldırdı:
- Ey Ensar topluluğu! “Adamın kavmine karşı acıması ve yurduna karşı özlemi tuttu!” diye aranızda konuştunuz değil mi?
- Evet ya Resulallah! (s.a.s) Böyle söylemiştik.
- Dikkatli olun! Beni anacağınız bir ismim yokmuydu da benden “adam” diye bahsettiniz? Ben Allah’ın kulu ve peygamberi Muhammed’im. Ben Allah’a ve size hicret ettim. Benim hayatım sizin hayatınızladır. Ölümüm de sizin ölümünüzledir. Söylediklerinizden Allah’a sığınırım!
Medineliler ağlaşarak etrafına toplandılar:
- Vallahi biz, o söylediklerimizi ancak, Allah’a ve peygamberine olan bağlılığımızdan ve düşkünlüğümüzden, sana kıyamadığımızdan dolayı söylemiştik.
Şüphesiz bu sözün doğruluğunu hem Allah hem de peygamberi doğrular ve sizi mazur sayar.

Mekke’de İlk Yemek
Hz.Peygamber’in (s.a.s) saçı ve sakalı çok tozlanmıştı. Öğle vaktine doğru, amcası Ebu Talib’in kızı Ümmühani’nin evine gitti. Yıkanarak temizlendi ve bir miktar namaz kıldı. Sonra Ümmühani’ye sordu:
- Yanında, yiyecek bir şeyler var mı?
- Kuru ekmek kırıntılarından başka bir şey yok. Onu da Size sunmaya utanırım.
- Onları suyun içine ufala! Biraz da tuz getir!
- Yanında katık yapacak bir şey varmı?
- Ya Resulullah (s.a.s)! Sirkeden başka bir şey yok!
- Onu da getir!
Getirilenleri yemeğin üzerine döküp yedikten sonra,
- Ey Ümmühani! Sirke ne güzel katıktır! İçinde sirke bulunan ev yoksul olmaz.
buyurdu.

Ebu Süfyan’ın Gerçekten Müslüman Olması
Mekke’nin eski lideri Ebu Süfyan, Kabe’nin yanında oturuyordu. Hz.Peygamber’in (s.a.s) Müslümanlardan bazılarıyla önünden geçtiğini görünce,
- Askerlerimi toplayıp da yeniden şunlarla savaşsam mı?
diye içinden düşünmeye başladı. Hz.Peygamber (s.a.s) gelip baş ucuna dikildi ve sırtına eliyle vurarak,
- O zaman da Allah seni yine hor ve düşkün eder!
buyurdu. Ebu Süfyan, Hz.Peygamber’in (s.a.s) baş ucunda dikildiğini görünce:
- Şu ana kadar Senin gerçekten peygamber olduğuna inanmamıştım. İçimden geçirdiklerimden dolayı Allah’tan af ve bağışlanma diliyorum!
diyerek pişmanlığını dile getirdi.

Fadale’nin Müslüman Olması
Benzer bir olayı da Fadale bin Umeyr anlatıyor:
Hz.Peygamber (s.a.s), Kabe’yi tavaf ederken, Fadale, öldürmek maksadıyla yaklaşıyordu ki, Hz.Peygamber (s.a.s) ona doğru geldi:
- Sen Fadale misin?
- Evet, ben Fadale’yim.
- İçinden ne geçiriyordun?
- Hiçbir şey! Sadece Allah’ı zikrediyordum.
Hz.Peygamber (s.a.s) güldü:
- Allah’tan af ve bağışlanma dile!
buyurdu. Sonra elini Fadale’nin göğsüne koydu.

Fadale diyor ki:
Vallahi, göğsümden elini kaldırdığı zaman, Allah’ın yaratıkları arasında bana Ondan daha sevimli olan yoktu!

Putların Yıkılması
Kabe’nin çevresinde, kendilerine tapılan 360 kadar put bulunuyordu. Bunlar Arap kabileleri tarafından zaman zaman ziyaret edilir ve kendileri için kurban kesilirdi. Hz.Peygamber (s.a.s) elindeki asasıyla putlara birer birer dokunmaya başladı. Bu sarada da,
- Hak geldi, batıl yok olup gitti. Yok olan, ne bir şey var edebilir ne de diriltebilir.
buyuruyor, putlar da birer birer yüz üstü ya da arka üstü düşüyorlardı. Kabe’nin çevresinde yıkılmadık put kalmadı. Bilal (r.a), Kabe’nin üzerine çıkarak öğle ezanı okudu. Namaz kılındıktan sonra, Hz.Peygamber’in (s.a.s) emri üzerine yıkılan tüm putlar bir araya toplanarak ateşe verildi.

Mekkelilere Hitap
Hz.Peygamber (s.a.s), Kabe’nin önünde durdu. Üç kere tekbir getirdikten sonra halka hitab etti:
- Bütün övgüler Allah’a (c.c) yaraşır! Ondan başka ilah yoktur! Yalnız O vardır, eşi ve ortağı yoktur!
O va’dini yerine getirdi, kuluna yardım etti. Düşmanları bozguna uğrattı.
İyi bilin ki, cahiliye çağına ait olup, övünme meselesi edilenler, kan davaları bugün, şu ayaklarımın altındadır.
...
Ey Kureyş! Muhakkak ki, Allah (c.c) cahiliyet gururunu, soy ile övünüp büyüklenmeyi sizden kaldırmıştır. Bütün insanlar Adem’den (a.s), Adem (a.s) de topraktan yaratılmıştır. İnsanlar iki sınıftır: Bir kısmı iman eder ve günahlardan kaçınır. Allah (c.c) katında değerli ve şereflidir. Diğer kısmı ise azgındır. Allah (c.c) katında da değersiz ve şerefsizdir.
Ey Kureyş! Ey Mekkeliler! Ne dersiniz? Şimdi hakkınızda ne yapacağımı düşünüyorsunuz?
- Sen kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin. Kerem ve iyilik sahibi bir kardeşin oğlusun. Gücün yetti, iyi davran!
- Benim halimle sizin haliniz, Yusuf (a.s)’ın kardeşlerine dediği gibi olacaktır. Onun dediği gibi ben de,
(Yûsuf da:) "Bugün size, (o yaptığınızdan dolayı) hiçbir kınama yok. Allah sizi bağışlasın. O, merhametlilerin en merhametlisidir" dedi.
12/92
diyorum. Gidiniz! Serbestsiniz!

Hz.Peygamber (s.a.s) Kendisini Nasıl Tanıtıyor?
Fetih günü Hz.Peygamber’in (s.a.s) yanına bir adam geldi. Kendisiyle konuşmak istiyordu ama konuşurken heyecandan kendisini bir titreme tuttu. Bunu gören Hz.Peygamber (s.a.s):
- Sakin ol! Ben hükümdar değilim! Güneşte kurutulmuş et parçalarını yiyerek yaşayan Kureyşlilerden bir kadının oğluyum.
buyurdu.

Nereden Nereye
Rebia bin Abbad anlatıyor:
Mekke’nin fethinden sonraki günlerde babamla birlikte Mekke’ye gitmiştik. Resulallah’ı (s.a.s) görünce hemen tanıdım. Çocukluk çağımda Onu Zülmecaz panayırında ilk defa görüşüm aklıma geldi.
- Ey İnsanlar! ‘La ilahe illallah’ deyin de kurtulun!
diyerek halkı İslam’a davet ediyor, halk ise Ondan yüz çeviriyor ve konuşmuyordu. Yalnız amcası Ebu Leheb,
- Bu dininden dönmüş bir yalancıdır! Sakın sizi atalarınızın dininden döndürmesin!
diyerek arkasından dolaşıyordu. Fakat o yinede “ ‘La ilahe illallah’ deyin de kurtulun!” demekten geri durmuyordu.

Mekke’de İslam’ın Işığı
Birkaç gün içinde Mekke halkının büyük çoğunluğu İslam’a girdi. Mekke putlardan temizlenmiş, İslam’ın ışığıyla aydınlanmaya başlamıştı. Hz.Peygamber (s.a.s), Ramazan’ın bitmesine on gün kala , Mekke’nin çevresindeki bölgelerde bulunan putları da yıkıp kaldırmak üzere her tarafa askeri birlikler gönderdi.

Çevrimdışı DrKonsultan

  • Onur Üyesi
  • İleti: 2283
  • Cinsiyet: Bay
  • Tohum saç toprağa , bitmezse toprak utansın!
  • Kurumunuz: kardiyoloji
Ynt: SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED (S.A.S)---HÜKÜMDARLARI DAVET----
« Yanıtla #33 : 07 Kasım 2007, 17:55:50 »
HÜKÜMDARLARI DAVET

Müslümanların Medine’ye gelmelerinin üzerinden 7 yıl geçmiş, Kureyş ile on yıllık barış yapılmıştı. Hz.Peygamber (s.a.s), çevre ülkelerdeki hükümdarlara ve kabile başkanlarına mektuplar yazarak onları İslam’a davet etmeye başladı.

Habeş Hükümdarı (Necaşi) Asham’ın İslam’a Çağırılması
Amr bin Ümeyye, (r.a) bir mektupla birlikte Habeşistan’a gönderildi.

Mektup şöyleydi:
Bismillahirrahmanirrahim.
Allah’ın Resulü Muhammed’ten, Habeş kralı Necaşi Asham’a!
Senin, kalıcı bir selamet içinde olmanı diler, sana olan nimetinden dolayı Allah’a hamd ederim ki, ondan başka tanrı yoktur. Melik, Kuddüs, Selam, Mü’min ve Müheymin olan O’dur.
Şehadet ederim ki, İsa bin Meryem; Allah’ın çok temiz, namuslu ve dünyadan yüz çevirmiş olan Meryem’e verdiği ruhu ve kelimesidir ki, Meryem böylece ona hamile kalmış ve yüce Allah (c.c) onu, ruhundan yaratmıştır.
Ben seni bir olan, benzeri ve ortağı bulunmayan Allah’a (c.c) , ona kulluk etmeye ve bana tabi olmaya, Allah’tan (c.c) gelip insanlara bildirmiş olduklara inanmaya davet ediyorum.
Çünkü ben, Allah’ın (c.c) peygamberiyim.
Seni ve askerlerini, Allah’a (c.c) kulluk etmeye davet ediyorum.
Ben, sana gerekli şeyleri bildirmiş, dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayacak öğüdü vermiş bulunuyorum.
Öğüdümü kabul et!
Doğru yola uyan ve yürüyenlere selam olsun!

Hz.Peygamber (s.a.s)in mektubu, Necaşi’nin huzurunda okundu. Necaşi, hemen tahtından indi, tevazu ile yere oturdu ve şöyle dedi:
- Eğer, yanına kadar gitmeye imkan bulsaydım, muhakkak giderdim. Allah’ı (c.c) şahit tutarak söylerim ki; O, kitap ehlinin geleceğini bekleyip durdukları peygamberdir. Gözle görmek, bu müjde haberinden daha tatmin edici değildir. Fakat ne yapayım ki, Habeşlilerden pek az yardımcım var. Yardımcılarımın çoğalmasını ve kalplerinin İslam’a ısınmasını bekliyorum.
Bir mektup yazarak bir çok hediye ile birlikte Hz.Peygamber (s.a.s)e gönderdi.

Gönderdiği mektup şöyleydi:
Bismillahirrahmanirrahim.
Allah’ın (c.c) peygamberi Muhammed’e, Necaşi Asham bin Ebcer tarafındandır.
Ey Allah’ın (c.c) Peygamberi! Allah’ın selam ve selameti, rahmet ve bereketi üzerine olsun!
O Allah ki (c.c) , O’ndan başka tanrı yoktur. Ancak O vardır. Beni İslamiyet’e hidayet eden O’dur.
Ya Resulallah! (s.a.s) İçinde İsa’nın işi anılan mektubun bana ulaştı. Göklerin ve yerin Rabbine yemin ederim ki, İsa da kendisi hakkında Senin belirttiğinden zerre kadar fazla bir şey söylememiştir. O ancak senin dediğin gibidir.
Bize neleri bildirmek üzere gönderildiğini öğrenmiş, arkadaşlarınla tanışmış ve kendilerini ağırlamış bulunuyoruz.
Şehadet ederim ki: Sen, şüphesiz, sözlerinde doğru ve kendinden önceki peygamberleri de doğrulayıcı olarak gönderilmiş olan peygambersin!
Ben sana uydum. Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c) önünde boyun eğip Müslüman oldum. Oğlum Erha’yı da Sana gönderiyorum. Ben kendimden başkasına güç yetirememekte, söz geçirememekteyim. Eğer benim de muhakkak yanına gelmemi istiyorsan, Onu da yaparım. Söylediğin şeyler doğru ve gerçektir.
Selam Sana ya Resulallah! (s.a.s)
Necaşi, Habeşistan’a sığınmış bulunan Müslümanların Medine’ye gidebilmeleri için yol hazırlıklarının yapılmasını emretti. İki gemi hazırlandı. Gemilerden birisine Müslümanlar, diğerine de Necaşi’nin oğlu Erha ile birlikte aralarında din adamlarının da bulunduğu 70 kadar Hebeşli bindi. Fakat Habeşlilerin gemileri deniz yolculuğunda batacak ve hepsi de boğularak can vereceklerdi.

Rum Hükümdarı (Kayser) Heraklius’un İslam’a Çağırılması
Dıhye bin Halife (r.a) , bir mektupla birlikte Rum (Bizans) Kayseri Heraklius’a gönderilmişti. Dıhye (r.a), Bizans’a bağlı olan Gassan’ın yöneticisi Haris’e başvurdu, durumu anlattı. Haris, Adiy bin Hatim’i Dıhye’yi Heraklius’a götürmekle görevlendirdi. Bu sırada Heraklius, Kudüs’te bulunuyordu.

Dıhye’nin (r.a) kabilesinden bazı kişiler ona öğütte bulunmuşlardı:
- Kayser’in yanına girdiğinde yere kapan! O izin verinceye kadar da başını kaldırma!
- Ben bunu hiçbir zaman yapmam, Allah’tan (c.c) başkasına da secde etmem!
- Eğer böyle yaparsan, O senin ne mektubunu alır, ne de sana bir cevap yazar!
- İsterse almasın!
İçlerinden birisi,
- Ben sana bir şey tavsiye edeyim. Sen onu yapınca hem mektubunu alır, hem de ona secde etmek zorunda kalmazsın.
- Nedir o?
- Kayserin oturduğu bir tahtı vardır. Sen mektubunu oraya bırakırsın. Kayser onu alınca, mektubun sahibini çağırır. O zaman sen de Kayser’in yanına girersin.
- Bak işte bunu yapabilirim!
Dıhye (r.a), Hz.Peygamberin (s.a.s) mektubunu, Kayserin oturup dinlendiği yere bıraktı. Kayser mektubu getirtti. Arapça olduğunu görünce, bir tercüman çağırttı. Mektup, “Allah’ın kulu ve peygamberi Muhammed’ten (s.a.s) Rumların sahibi Heraklius’a” diye başlıyordu. Heraklius, odada bulunanları dışarı çıkardı. Bir Hristiyan olan danışmanını yanına çağırıp görüşünü aldı. Ardından, Dıhye’yi getirmekle görevlendirilen Adiy bin Hatim’i huzuruna çağırdı.
Adiy:
- Ey Hükümdar! Koyun ve deve sahibi Araplardan olan şu kişi, yurtlarında meydana gelen şaşılacak bir olaydan bahsediyor.
dedi. Heraklius, tercüman vasıtasıyla Dıhye ile konuşmaya başladı:
- Yurdunuzda meydana gelen olay nedir?
- Aramızda biri ortaya çıktı. Kendisinin peygamber olduğunu söylemektedir. Halkın bir kısmı Ona tabi oldu. Bir kısmı da karşı koymakta. Aralarında çarpışmalar oluyor.
Heraklius, Kudüs’ün emniyet amirini çağırdı.
- Peygamber olduğunu söyleyen şu kişinin soyundan, kabilesinden bir adam bulup bana getirin!
diye emir verdi. O sırada Ebu Süfyan, ticaret için Şam’da bulunuyordu.

Olayın devamını Ebu Süfyan şöyle anlatıyor:
Gazze’de bulunduğumuz sırada, Heraklius’un emniyet amiri, üzerimize saldırır gibi gelip,
- Siz şu Arabistan’da ortaya çıkan adamın kavminden misiniz?
- Evet!
- Haydi, benimle hükümdarın yanına geleceksiniz?
Heraklius, çevresinde Rum büyükleri ile beraber başında taç giymiş halde oturuyordu. Tercümanı çağırarak konuşmaya başladı:
- Peygamber olduğunu söyleyen o kimseye soyca en yakınınız hanginiz?
- Onların soyca en yakın olanı benim!
- Aranızdaki akrabalığın derecesi nedir?
- O benim amcamın oğlu olur.
Bunun üzerine Kayser, beni yanına getirmelerini emretti. Beni Heraklius’un önüne, arkadaşlarımı da benim arkama oturttular.
- Aranızda ortaya çıkan ve peygamber olduğunu iddia eden şu kişi hakkında bana bilgi ver!
- Ey hükümdar! Sen onun işini pek o kadar önemseme! Onun hali, sana anlatılmış olandan aşağı ve düşüktür.
Heraklius, benim bu sözümü hiç umursamadı.
- Sen Onun hakkında soracağım şeylere cevap ver!
- İstediğini sor!
- O her çarpıştığınızda sizi yendi mi?
- Benim bulunmamış olduğum çarpışmadan başka hiçbir çarpışmada bizi yenemedi.
- Sen Onu yalancı olarak mı, yoksa doğru sözlü olarak mı kabul edersin?
- O doğru sözlü değil, yalancıdır!
- Sen böyle söyleme! Yalancılık hiç kimseye üstünlük sağlamaz.
Sonra tercümanına döndü:
- Söyle onun arkadaşlarına! Eğer sorduğum şeyler hakkında yalan söylemeye kalkarsa, kendisini yalanlasınlar.
Vallahi, sorulacak şeyler üzerinde uyduracağım yalanımı, arkadaşlarımın, orada burada anlatıp durmalarından utanmasaydım, muhakkak yalan uydururdum. Fakat yalan söylediğimi anlatmalarından utandığım için Heraklius’a doğruları söyledim.
- Peygamber olduğunu söyleyen o kişinin içinizde soyu nasıldır?
- Soy bakımından en seçkinimizdir.
- İçinizde, Peygamberlik sözünü, Ondan önce söylemiş kimse var mıydı?
- Yoktu.
- Onun ataları içinde hiçbir hükümdar gelmiş miydi?
- Hayır, gelmemişti.
- Ona, halkın ileri gelenleri mi, yoksa zayıf ve fakir kimseler mi tabi oluyorlar?
- Ona halkın zayıfları, fakirleri, gençleri ve kadınlar uyuyorlar. Yaşlılardan ve ileri gelenlerden ise ona uyan yoktur.
- Ona uyanlar çoğalıyor mu, yoksa azalıyor mu?
- Çoğalıyorlar.
- Onlardan, onun dinine girdikten sonra beğenmeyip kızarak, ondan dönen kimseler var mı?
- Yok.
- Peygamberlikle ilgili sözü söylemeden önce, Onu hiç yalanla suçladığınız ve kötülediğiniz olmuş muydu?
- Hayır, olmamıştı.
- Sözünde durmadığı ve anlaşmasını bozduğu oldu mu?
- Hayır, ancak biz onunla bir süre için çarpışmayı bırakarak anlaşma yapmış bulunuyoruz. Kendisinin bu süre içinde ne yapacağını bilmiyoruz. Ama anlaşmayı bozacağından korkuyoruz.
Vallah, verdiğim cevaplara bu sözden başka bir şey katma imkanı bulamadım.
- Siz onunla çarpıştığınızda, savaş nasıl sonuçlandı?
- Zafer, aramızda sırayla sonuçlandı. Bir kere O bizi, bir kere de biz Onu yendik.
- Size neleri emrediyor?
- Yalnız bir Allah’a ibadet etmeyi ve Ona hiçbir şeyi ortak koşmamayı emrediyor. Atalarımızın taptığı şeylere de tapmamamızı istiyor. Namaz kılmayı, doğru olmayı, yoksullara yardım etmeyi, emaneti sahiplerine vermeyi, akrabayı gözetmeyi emir ediyor.
- Sen kendisinin, içinizde en soylunuz olduğunu söyledin, zaten peygamberler de kavminin en soyluları arasından seçilirler. Sen, Peygamberlik sözünü Ondan önce söyleyen bir kimse çıkmadığını söyledin. Eğer Ondan önce bu sözü söylemiş kimse olsaydı, belki kendisinden önce söylenmiş bir söze uymak isteyen bir kimsedir diye düşünecektim. Onun atalarından hükümdar yoktur dedin. Eğer atalarından hükümdar gelmiş olsaydı, bu da belki, babalarının saltanatını elde etmeye çalışan bir kimsedir diyecektim. Bu sözü söylemeden önce, onu hiç yalanlamadığınızı söyledin. Benim bildiğime göre, insanlara karşı hiç yalan söylemeyen kimse, Allah’a karşı da yalan söylemez. Sen Ona halkın zayıf ve fakir kimselerinin uyduğunu söyledin. Zaten peygamberlere uyanlar da onlardır. Sen ona uyanların sayısının arttığını söyledin. Zaten iman işi de tamamlanıncaya kadar hep böyle gider. Onun dinine uyanlardan beğenmeyip geri dönenler olmadığını söyledin. Zaten iman da böyle olur. Taşıdığı ferahlık ve neşe, kalbe karışıp kökleşince, hiç kimse onu beğenmemezlik etmez. Sen, sözünü hiç bozmadığını söyledin. Zaten peygamberler de böyle olur. Sen bazen sizin, bazen de onun savaş kazandığını söyledin. Zaten peygamberler de böyledir. Zorluklara uğratılırlar. Sonunda güzel sonuç onların olur. Sen, onun sizi çağırdığı şeyleri saydın. Zaten bunlar, peygamberlerde bulunan sıfatlardır. Ben onun ortaya çıkacağını bekliyor, fakat sizden olacağını ummuyordum.
Bundan sonra Heraklius, Dıhye’yenin (r.a) getirdiği mektubu okuttu.

Mektupta şunlar yazıyordu:
Bismillahirrahmanirrahim.
Allah’ın kulu ve Peygamberi Muhammed’ten,(s.a.s) Rumların büyüğü Heraklius’a!
Doğru yola uyanlara selam olsun!
Ben seni İslam’a davet ediyorum. Müslüman ol da Allah (c.c) senin mükafatını iki kat versin. Eğer davetimi kabul etmezsen, yoksul çiftçilerin ve bütün halkının günahı senin üzerine olsun.

De ki: "Ey Ehl-i Kitap (olan yahudi ve hıristiyanlar)!, Bizimle sizin aranızda eşitlik sağlayan (ortak) bir kelimeye gelin: Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah'ın dışında birimiz diğerini rab edinmesin." Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse (onlara): "Şâhit olun ki biz, gerçek müslümanlarız" deyin.
3/64
Bu âyet-i kerîmeyi, Rasûlullah (s.a.v.) hicrî 7. yılın birinci ayında (Mayıs 627), Şam'daki Rum kralı Hirakl'i İslâm'a dâvet mektubunda yazmıştı. Bu âyette dinler arası diyaloğa yani birbirini hoşgörü ile kabullenmeye değil Ehl-i Kitab'a mensup kimseleri tevhide/İslâm'a dâvet vardır. [bkz. âyet, 83 ve açıklaması]
(Bazılarını rab edinmek: Peygamberimiz (s.a.v.)'in buyurduğu gibi, Allah'ın emir ve yasakları varken, bunlara aykırı emirler veren kişinin emirlerini emir, yasaklarını yasak sayarak hükümlerini kabullenmek ve isteyerek/gönülden onlara itaat etmek, onları rab kabul etmektir. [bkz. 9/31])

Heraklius, sözlerini tamamlayıp, mektubu okutma işini bitirdikten sonra yanında sesler yükselmeye başladı. Fakat ben ne söylediklerini anlayamadım. Heraklius, bizim çıkarılmamızı emretti. Dışarı çıkınca arkadaşlarıma,
- Muhammed’in işi iyice büyümeye başladı. Baksanıza, Rumların hükümdarı bile Ondan korkuyor.
dedim.

Heraklius, Ebu Süfyan’ı dinledikten sonra, bir süre Dıhye (r.a) ile konuştu. Ona Hz.Peygambere (s.a.s) iletilmek üzere bir mektup ve kıymetli hediyelerle verdi. Kayser Müslüman olmaya niyetlenmiş, fakat çevresindekilerin itirazları üzerine bundan vazgeçerek, Müslüman olmamıştı.

İran Hükümdarı’nın (Kisra) İslam’a Çağırılması
Abdullah bin Huzafe (r.a), Kisra’ya elçi olarak gönderildi. Yanında Hz.Peygamberin (s.a.s) mektubunu taşıyordu.


Çevrimdışı DrKonsultan

  • Onur Üyesi
  • İleti: 2283
  • Cinsiyet: Bay
  • Tohum saç toprağa , bitmezse toprak utansın!
  • Kurumunuz: kardiyoloji
Ynt: SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED (S.A.S)---HÜKÜMDARLARI DAVET----
« Yanıtla #34 : 07 Kasım 2007, 17:56:15 »
Mektup şöyleydi:
Bismillahirrahmanirrahim...
Allah’ın Peygamberi Muhammed’den, İranlıların büyüğü Kisra’ya!
Hidayete uyup doğru yolu tutanlara, Allah’a (c.c) ve peygamberine inananlara; Allah’tan (c.c) başka tanrı olmadığına, ortağı bulunmadığına ve Muhammed’in de O’nun kulu ve peygamberi olduğuna şahitlik edenlere selam olsun!
Ben seni Allah’a (c.c) inanmaya davet ediyorum.
Çünkü ben; Allah’ın, (c.c) kalpleri diri ve akılları başında olanları uyarmak, inkar edenler hakkında da, o azap sözünü gerçekleştirmek için, bütün insanlara gönderdiği peygamberiyim.
Öyle ise Müslüman ol, selamet bul!
Davetimden yüz çevirirsen, bütün Mecusilerin günahı senin boynuna olsun!

Abdullah (r.a), Kisra’nın sarayının kapısına kadar geldi. Yanına girmek için izin istedi. Kisra önce kabul salonunun süslenmesini, ardından da devlet adamlarının içeri alınmasını emretti. Sonra elçi içeri alındı. Kisra, mektubun alınarak getirilmesini emrettiyse de, Abdullah (r.a) bunu kabul etmedi:
- Onu, Resulullah’ın (s.a.s) emrettiği şekilde, kendim vereceğim!
- Öğle ise hadi yanıma yaklaş!
Mektubu okutmak için katibini çağırdı. Katip mektubu, “Allah’ın peygamberi Muhammed’den, İranlıların büyüğü Kisra’ya!” diye okumaya başlayınca, Kisra büyük bir öfkeye kapıldı. Hz.Peygamber (s.a.s) kendi ismini Kisra’nın isminden önceye almıştı. Bağırdı, çağırdı, sonra da devamını bile okumadan mektubu yırttı.
- Şuna bak! Benim kölem olan kişi, kalkıp da bana mektup yazıyor! Mülk ve saltanat benimdir! Sizler, karınlarınızın doyduğunu, gözlerinizle inkar eden kimselersiniz!
dedi ve elçinin çıkarılmasını emretti. Abdullah (r.a), Medine’ye gelip durumu Hz.Peygambere (s.a.s) haber verdi. Bunun üzerine, Hz.Peygamber (s.a.s) dua etti:
- O benim mektubumu parçaladı! Allah’ta onun mülk ve saltanatını parçalasın!
Bu sırada Kisra’da Yemen valisi Bazan’a bir mektup yazdı.

Mektubunda şöyle diyordu:
İşittiğime göre, Mekke’de birisi ortaya çıkmış, kendisinin peygamber olduğunu söylüyormuş. Bana mektup yazıyor. Benim kulum, kölem olduğu halde, mektuba kendi ismi ile başlıyor. Toprağından çıkıp, beni küçümseyen bu adamın hakkından geliver! Kendi kavminin dinine dönmesini ona emret! Dönmekten kaçınırsa, başını kes, bana gönder!

Bazan, Kisra’nın mektubunu alır almaz, güvendiği adamlardan meydana gelen bir heyeti durumu incelemek üzere Hz.Peygambere (s.a.s) gönderdi. Elçiler, Medine’ye ulaştılar. Hz.Peygamber (s.a.s), heyetin geldiğini haber alınca, ağırlanmalarını emretti. Birkaç gün dinlenmelerini sağladıktan sonra yanına çağırdı. Heyetin başkanı konuşmaya başladı:
- Şahlar şahı, hükümdarlar hükümdarı Kisra, vali Bazan’a mektup yazıp, seni kendisine getirmek üzere adam göndermesini emretti. Bazan da kendisine getirmek için bizi sana yolladı. Eğer bizimle gelirsen, Bazan, lehinde bir mektup yazıp seni bağışlatır. Eğer gelmekten kaçınırsan, Kisra Seni de kavmini de yok eder!
Bazan’dan getirdiği mektubu da Hz.Peygambere (s.a.s) sundu. Hz.Peygamber (s.a.s), anlatılanları dinledi, mektupta yazılanları da öğrendi. Sonra da elçileri İslam’a davet etti. Elçiler:
- Eğer bizimle gelmeyeceksen, vali Bazan’ın mektubuna cevap yaz!
- Eğer ben bu işi kendiliğimden yapmış olsaydım, vazgeçerdim. Fakat beni, Allah,(c.c) peygamber olarak gönderdi. Siz bugün ayrılıp yerinize dönün. Yarın sabah yanıma geldiğinizde, yapmak istediğimi size haber vereyim.

Ertesi gün elçiler tekrar Hz.Peygamberin (s.a.s) huzuruna çıktılar. Duydukları karşısında ise şaşkına döndüler:
- Bazan’a haber verin ki, Rabbim olan Allah, (c.c) Bazan’ın Rabbi olan Kisra’yı, bu gece, gecenin yedinci saatinde öldürdü.
- Sen ne söylediğini biliyor musun? Bu sözü gerçekten ona haber verelim mi?
- Evet! Bunu benden işittiğinizi ona haber verin. Hem de ona deyin ki, Benim dinim ve hakimiyetim, Kisra’nın saltanatının ulaştığı yerlere kadar ulaşacak, atların ve develerin ayak bastığı en uzak yerlere kadar uzanacaktır! Yine ona deyin ki, Müslüman olursa, idaresi altında bulunan yerleri yine ona vereceğim.
Heyet, Hz.Peygamber’in (s.a.s) yanından ayrılıp, bir hayli yolculuktan sonra, Bazan’ın yanına ulaştılar. Olanları ona anlattılar. Bazan,
- Bu sözler, hükümdar sözü değildir! Kisra hakkında vermiş olduğu bilginin sonucunu bekleyelim. Eğer söyledikleri doğru çıkarsa, O gerçekten Allah tarafından insanlara gönderilmiş bir peygamberdir. Eğer sözleri doğru çıkmazsa, o zaman gereğini düşünürüz! Siz Onu nasıl buldunuz?
- Biz Ondan daha heybetli, hiçbir şeyden korkmayan, muhafızları bulunmayan, halk arasında yaya yürüyen ve alçak gönüllü bir hükümdar görmedik!
Aradan çok geçmeden, Kisra’nın oğlu Şireveyh’in mektubu Bazan’a ulaştı. Mektupta şöyle deniyordu:
Bundan sonra derim ki, ben Kisra’yı öldürdüm!
Ben bunu, ancak, İran’ın ileri gelenlerinden bir çok kimseyi öldürmesi, bir çoğunu da tutuklatmasına kızdığımdan dolayı yaptım. Mektubum sana ulaşınca, halkın bana bağlılıklarını sağla.
Kisra’nın öldürülüş tarihi ve zamanı da aynen Hz.Peygamberin (s.a.s) bildiğine aynen uyuyordu. Bazan, mektubu okur okumaz,
- Bu zat, mutlaka Allah (c.c) tarafından insanlar gönderilmiş bir peygamberdir!
diyerek Müslüman oldu. Haber kendisine ulaştığı sırada hastalanmış durumdaydı. Ölmeden önce kendisinin yerine kimi bırakacağı soruldu. O da,
- Sizin için, her işin önünü ve sonunu gören bir hükümdar vardır. Ona uyun ve Onun dinine girin!
diyerek vasiyette bulundu. Aslen İranlı olup, Yemen’de oturan Ebnaların tamamı Müslüman oldular. Bir heyet göndererek Müslüman olduklarını da Hz.Peygambere (s.a.s) haber verdiler.

İskenderiye Hükümdarı’nın (Muvakıs) İslam’a Çağırılması
Hz.Peygamber (s.a.s),
- Ey İnsanlar! Karşılığını Allah ödemek üzere, şu mektubu Mısır Hükümdarına hanginiz götürür?
Hatib (r.a), sıçrayıp ayağa kalktı ve Hz.Peygamber’in (s.a.s) yanına gitti:
- Ya Resulallah! (s.a.s) Ben götürürüm!
- Ey Hatib! Görevini, Allah, senin için mübarek kılsın!
Hatıb (r.a), mektubu Hz.Peygamber (s.a.s)den aldı. Evine gidip hazırlığını yaptı. Ailesi ile vedalaşıp yola çıktı. Muvakıs’ı İskenderiye’de buldu. Sarayın kapısına varıp niçin geldiğini haber verdi. Kendisini hiç bekletmediler. Mektubu Muvakıs’a verdi.

Mektup şöyleydi:
Bismillahirrahmanirrahim!
Allah’ın kulu ve Peygamberi Muhammed’ten, Kıptilerin büyüğü Muvakıs’a!
Hidayet’e uyup doğru yolu tutanlara selam olsun!
Ben seni İslam davetiyle, Müslümanlığa davet ediyorum.
Müslüman olup saadet bul da, Allah (c.c) sana karşılığını iki kat versin!
Eğer davetimi kabul etmez, ondan kaçınırsan, Kıptilerin günahı senin boynuna olsun!

De ki: "Ey Ehl-i Kitap (olan yahudi ve hıristiyanlar)!, Bizimle sizin aranızda eşitlik sağlayan (ortak) bir kelimeye gelin: Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah'ın dışında birimiz diğerini rab edinmesin." Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse (onlara): "Şâhit olun ki biz, gerçek müslümanlarız" deyin.
3/64
Bu âyet-i kerîmeyi, Rasûlullah (s.a.v.) hicrî 7. yılın birinci ayında (Mayıs 627), Şam'daki Rum kralı Hirakl'i İslâm'a dâvet mektubunda yazmıştı. Bu âyette dinler arası diyaloğa yani birbirini hoşgörü ile kabullenmeye değil Ehl-i Kitab'a mensup kimseleri tevhide/İslâm'a dâvet vardır. [bkz. âyet, 83 ve açıklaması]
(Bazılarını rab edinmek: Peygamberimiz (s.a.v.)'in buyurduğu gibi, Allah'ın emir ve yasakları varken, bunlara aykırı emirler veren kişinin emirlerini emir, yasaklarını yasak sayarak hükümlerini kabullenmek ve isteyerek/gönülden onlara itaat etmek, onları rab kabul etmektir. [bkz. 9/31])

Hz.Peygamberin (s.a.s) mektubu okununca Muvakıs, “Hayırlı olsun!” dedi. Aradan bir süre geçtikten sonra, Muvakıs, Hatib’i (r.a) tekrar huzuruna çağırttı. Hatib (r.a), o günü şöyle anlatıyor:
İskenderiye hükümdarı Muvakıs, haber gönderip beni yanına getirtti. Kumandanlarını ve devlet adamlarını da yanında toplamıştı. Bana,
- Anlamak istediğim bazı şeyleri sana soracak ve seninle konuşacağım!
- Buyurun konuşalım!
- Bana haber ver! Senin efendin, bir peygamber değil midir?
- Evet, O, Allah’ın (c.c) peygamberidir!
- O gerçekten peygamberse, kendisini yurdundan çıkarıp, başka bir yurda sığınmak zorunda bırakanlara, niçin dua etmedi?
- Sen İsa bin Meryem’in (a.s) peygamber olduğuna şehadet edersin, değil mi? O, peygamber olduğu halde, kendisini yakalayıp asmak istedikleri zaman, Allah, (c.c) Onu göğe kaldırıp yükselteceğine, kavminin helak edilmeleri için dua etse olmaz mıydı?
Muvakıs, bir müddet sustuktan sonra,
- Sözünü tekrarla!
dedi. Tekrarladım, yine sustu. Sonra da,
- Güzel söyledin! Sen hikmetli sözler söyleyen birisin! Hikmet sahibi olanın da yanından geliyorsun!
- Senden önce burada bir adam , kendisinin tanrı olduğunu ilan etmişti. Yüce Allah (c.c) onu dünya ve ahiret azabıyla yakaladı. Sen, başkasından ibret al da başkalarına ibret olma!
- Bizim bir dinimiz var. Daha hayırlısını bulmadıkça onu bırakacak değiliz.
- Senin daha hayırlısını bulmadıkça bırakmayacağını söylediğin dinden daha hayırlı din hiç şüphesiz İslam’dır. Biz seni İslam’a davet ediyoruz ki, Allah din olarak insanlara onu yeterli kılmıştır. Daha fazlası da yoktur. Hayatım üzerine yemin ederim ki, Musa peygamber nasıl İsa peygamberi haber vermiş ve onun geleceğini müjdelemişse; İsa peygamber de Hz.Muhammed’i haber vermiş ve onun geleceğini müjdelemiştir. Bizim seni Kur’an’a davet etmemiz, senin Tevrat’a bağlı olanları İncil’i kabul etmeye davet etmen gibidir.
- Ben bu peygamberin işini inceledim. Kendisini ne bir sihirbaz, ne de yalancı bir kahin olarak bulmuş değilim. Bununla beraber ben biraz daha düşünmek istiyorum.
Muvakıs, mektubu alıp fildişinden yapılmış bir kutunun içine koydu. Aradan bir süre geçtikten sonra da Arapça bir mektup yazdırarak Hatıb’a (r.a) verdi ve Hz.Peygamberin (s.a.s) yanına gönderdi.

Mektupta şunlar yazıyordu:
Muhammed bin Abdullah’a, Kıbtilerin büyüğü Muvakıs’tan!
Selam olsun Sana!
Mektubunu okudum. Mektubunda bahsettiğin ve beni davet ettiğin şeyleri anladım.
Gelecek bir peygamber daha olduğunu biliyor fakat onun Şam’dan çıkacağını sanıyordum.
Elçini ağırladım. Sana, Kıbtiler katında değerli iki cariye ile elbiseler gönderdim. Binmen için Sana bir de katır hediye ettim.
Selam olsun Sana!

Muvakıs, bundan fazla ne bir şey yaptı, ne de Müslüman oldu.
Hatıb (r.a) , hediyelerle Medine’ye döndü, Muvakıs’ın sözlerini Ona anlattı. Hz.Peygamber (s.a.s), Muvakıs’ın gönderdiği hediyeleri kabul etti ve şöyle buyurdu:
- Kötü adam! Saltanatına kıyamadı. Esirgediği saltanatı ise kendisine kalmayacak!

Şam Sınırı Hükümdarı’nın İslam’a Çağırılması
Hz.Peygamber (s.a.s)in gönderdiği altı elçiden birisi de Şuca bin Vehb’di (r.a). O da İslam’a davet için Şam sınırında yaşayan Hristiyan Arapların hükümdarı Haris bin Ebi Şimr’ül Gassani’ye gönderildi.

Mektupta şunlar yazıyordu:
Bismillahirrahmanirrahim!
Allah’ın Peygamberi Muhammed’ten, Haris bin Ebi Şimr’e!
Doğru yola uyan, Allah’a (c.c) inanıp peygamberini tasdik edenlere selam olsun!
Ben seni, eşi ve ortağı bulunmayan ve bir olan Allah’a (c.c) inanmaya davet ediyorum.
Davetimi kabul edersen, hüküm ve saltanatın yine sende kalacaktır.

Şuca anlatıyor:
Hükümdar Haris’in yanına gittim. Kendisi, o sırada Kayser Heraklius’un yapacağı ziyareti için hazırlıklarda bulunuyordu. Kapısında iki ya da üç gün kadar oturup bekledim. Kapıcısına,
- Ben Allah’ın (c.c) peygamberinin Haris’e gönderdiği elçiyim.
- Sen onunla buluşamazsın. O, filan gün ve filan saatte çıkar.
Kapıcı Mira adında bir Rum’du. Bana Resulullah’ı (s.a.s) sordu. Ona Resulullah’ı (s.a.s) ve Haris’i nelere davet ettiğini anlatınca kendisini tutamayarak ağlamaya başladı.
- Ben İncil’i okudum. Peygamberin sıfatlarını ve insanları nelere davet edeceğini İncil’de aynen yazılı buldum. Ama Onun Şam’dan çıkacağını sanıyordum. Onun peygamber olduğuna inandım. Ama inandığımı açıklarsam Haris beni öldürür.

Bana ikramlarda bulunuyor ve beni en güzel şekilde ağırlıyordu. En sonunda Haris, günü gelince tahtına çıkıp oturdu. Yanına girmeme izin verildi. Resulullah’ın (s.a.s) mektubu kendisine sundum. Haris, mektubu okudu ve yere attı:
- Saltanatımı kim benden sökebilecekmiş, göreyim! O Yemen’de de olsa üzerime gelmeden ben Ona gideceğim.
dedi. Gece oluncaya kadar oturduğu yerden ayrılmadı. Sonra kalktı ve atların nallanmasını emretti. Bana da,
- Gördüklerini, efendine haber ver!
dedi. Kayser’e de bir mektup yazıp elçiliğimi haber verdi ve Resulullah’ın (s.a.s) üzerine yürümeye hazırlandı. O sıra Kayser Kudüs’teydi ve Dıhye (r.a) de elçi olarak yanında bulunuyordu. Kayserin cevap olarak yazdığı mektupta,
- Sakın Onun üzerine yürüyeyim deme! Kudüs’te benimle buluş!
diyordu. Mektubun cevabı gelince, Haris, beni yanına çağırdı:
- Efendinin yanına ne zaman gitmek istiyorsun?
- Yarın.
Bana yüz miskal altın verilmesini emretti.

Haris’in kapıcısı Mira da bana yol için yiyecek ve elbise hazırladı. Sonra da:
- Allah’ın (c.c) peygamberine benden selam söyle! Müslüman olduğumu O’na haber ver!
dedi. Medine’ye dönüp Resulullah’ın (s.a.s) yanına geldim. Haris’in sözlerini ve davranışlarını anlattım.
- Saltanatı yok olsun!
buyurdu. Kapıcı Mira’nın selamını ve söylediklerini de kendisine ilettim.
- Doğru söylemiş.
buyurdu.
Haris bin Ebi Şemr, Mekke’nin feth edildiği yılda öldü. Yerine Cebel bin Eyle geçti ve ondan sonra da saltanat sona erdi.

Yemame Hükümdarı’nın İslam’a Çağırılması
Hz.Peygamber (s.a.s), Salit bin Amr’ı (r.a), Yemame hükümdarı Hevze bin Ali’yi İslam’a davet etmekle görevlendirdi.

Salit ile Yemame hükümdarına gönderilen mektup şöyleydi:
Bismillahirrahmanirrahim!
Allah’ın Peygamberi Muhammed’ten, Hevze bin Ali’ye!
Doğru yola uyanlara selam olsun!
İyi bil ki, benim dinim, develerin ve atların ayak basacakları en uzak yerlere kadar uzanacak, bütün dinlere galip ve üstün gelecektir.
Sen de Müslüman ol, kurtuluşu bul!
Müslüman olursan, idarenin altındaki yerlerin idaresini yine sana bırakırım.

Salit, mektupla birlikte Hevze’nin yanı gittiği zaman Hevze, onu ağırladı. Mektubu okuduktan sonra, kibarca red etti.

Yazdığı mektubunda şöyle cevap verdi:
Davet ettiğin şey, ne kadar güzel, ne kadar iyi!
Ben kavmimin şairi ve hatibiyim. Araplar benim kavmimden korkar ve titrerler.
Bana işinden bazı yetkiler ver de Sana tabi olayım.

Hevze, elçiye bahşişler ve iyi dokunmuş kumaştan elbiseler vererek mektupla birlikte geri gönderdi. Salit mektubu Hz.Peygambere (s.a.s) getirdi ve okudu. Hz.Peygamber (s.a.s):
- Yerdeki olmamış bir hurmayı bile istese ona vermem! Sahip olduğu her şeyi yok olsun!
diyerek dua etti. Mekke’nin feth edildiği yıl, Hevze’nin de ölüm haberi Hz.Peygamber’e (s.a.s) ulaştı.

Çevrimdışı DrKonsultan

  • Onur Üyesi
  • İleti: 2283
  • Cinsiyet: Bay
  • Tohum saç toprağa , bitmezse toprak utansın!
  • Kurumunuz: kardiyoloji
HUDEYBİYE’DEN SONRA

Hz.Peygambere (s.a.s) Sihir Yapılması
Hz.Peygamber’in (s.a.s) Hudeybiye’den döndüğü günlerdi. Medine’deki Yahudilerin önde gelenleri, kendisi de Yahudi olan, Lebid bin Asım’a başvurdular. Yahudiler arasında, sihirde ve sihirle adam öldürmede Lebid’in üstüne kimse olmadığı konuşulurdu. Ona, Hz.Peygamber’in (s.a.s) bir çok Yahudiyi büyüleyerek yanına çektiğini, kendilerinin ise buna karşı hiçbir şey yapamadıklarını söylediler ve yardımını istediler. Kendisine para da verdiler.

Yahudilerden bir genç zaman zaman Hz.Peygamber’in (s.a.s) yanına gelir ve hizmetinde bulunurdu. Yahudiler, Hz.Peygamber’in (s.a.s) taradığı saçlardan bir miktar ile tarağın dişlerinden bazılarını almak için bu gence baskı yapmaya başladılar. Sonunda da istediklerini elde ettiler.

Sihir yapıldıktan sonra Hz.Peygamber’in (s.a.s) sağlığı bozulmaya başladı. Saçları dökülmeye, gözleri iyi görmemeye, yapmadığı işleri yaptığını sanmaya başladı. Sonra durumu daha da kötüleşti. Yemek yiyemez hale geldi. Müslümanlar hastalığından dolayı ziyaretine gelmeye başladılar.

Hz.Aişe (r.a) anlatıyor:
Sonunda, Resulallah (s.a.s) bana,
Ey Aişe! Yapmış olduğu duamı Allah’ın kabul buyurduğunu biliyor musun? Bana meleklerden iki kişi geldi. Birisi baş ucumda, diğeri ayak ucumda oturdu ve konuşmaya başladılar:
- Bunun hastalığı nedir?
- Sihirlenmiştir.
- Kim sihir yapmış ona?
- Lebid bin Asam.
- Sihir ne ile yapılmış?
- Erkek hurmanın kurumuş çiçeği, tarak dişleri, taranmış saç ve sakal ile...
- Nerede o?
- Zervan kuyusunda, basamak taşının altında...
- Onun şifa bulması ne ile?
- Kuyunun suyunun tamamen çekilip, içindeki basamak taşının kaldırılması ve altındakinin çıkarılması iledir.
dediler ve melekler havalanıp gittiler.
buyurdu.

Hz.Peygamber (s.a.s), Hz.Ali (r.a) ve Ammar bin Yasir’i (r.a) yanına çağırdı. Onlardan Zervan kuyusuna gitmelerini, meleklerden duyduğu şeyleri yapmalarını istedi. Kuyunun yanına gittiklerinde kuyunun suyunu kınayla boyanmış gibi buldular. Çevredeki hurma ağaçlarının başları da şeytanı hatırlatıyordu. Kuyunun tüm suyunu çekip boşalttılar ve içindeki basamak taşını kaldırdılar. Taşın altında, hurma çiçeği, Hz.Peygamber’in (s.a.s) tarağı ve saçları, üzerine iğneler saplanmış mumdan bir heykel ile üzerine on bir düğüm atılarak iğneler saplanmış bir yay kirişi bulup çıkardılar. Düğümleri Felak ve Nas surelerini okuyarak çözmeye başladılar. Her düğüm çözülüşünde Hz.Peygamber (s.a.s), önce acı, ardından da rahatlık duyuyordu. Son düğüm çözüldüğünde O da tamamen rahatlamış durumdaydı.

Zervan kuyusu kapatıldı. Hz.Peygamber (s.a.s) Lebid bin Asam’a haber göndererek bunu niçin yaptığını sordu. Lebid, “altınlara karşı duyduğum sevgi yüzünden” cevabını verdi. Lebid’in öldürülmesi tekliflerini ise reddederek,
- Onun sonunda göreceği ceza daha şiddetlidir.
buyurdu. Ne onu ne de bu işe kalkışan Yahudileri cezalandırmadı.

Hayber’in Fethi
Hayber, Medine ile Şam arasında, hurma ağaçlarıyla ünlü, Yahudilerin yaşadığı bir yerdi. Hudeybiye seferinden önce, Hayber Yahudileri Mekkeli müşrikler ile aralarında anlaşma yapmış bulunuyorlardı. Anlaşmaya göre, Müslümanlar Mekke üzerine yürüyecek olurlarsa Hayber Yahudileri, Müslümanlar Hayber üzerine yürüyecek olurlarsa da Mekkeli müşrikler Medine’ye saldıracaklardı.

Fakat, Hudeybiye’de, Mekkeli müşriklerle 10 yıllık bir barış anlaşması yapılınca, Mekkeli müşriklerle Hayber Yahudileri arasında yapılan anlaşma anlamını yitirdi. Bunun üzerine Hayber’e sefer hazırlıklarına başlandı. Medine’den ayrılan ordu 1400 piyade ve 200 atlıdan oluşuyordu. Yolda orduya katılanlar da oldu. Yahudilerin savaşçı sayısı ise 10.000’e yaklaşıyordu. Ayrıca Yahudiler, Hayber’in bir yıllık hurma mahsulünün yarısı karşılığında Gatafan kabilesinin de yardımını sağlamayı başardılar. Gatafan kabilesinden 4000 kadar savaşçı, gelerek kalelerden birisine yerleştiler. Bu yüzden Yahudiler, son ana kadar, Müslümanların kendileriyle çarpışmaya cesaret edebileceklerine ihtimal vermiyorlardı. Ama ordu gelip de Hayber’e konuşlanınca, durumu anladılar ve kalelerine çekildiler. Müslümanlar da kaleleri kuşatma altına aldılar.

Çarpışmalar başladı. Müslümanlar zaman zaman hücuma geçiyorlar fakat başarı sağlayamıyorlardı. Kuşatma uzadıkça uzadı. Hatta bir ara Yahudiler karşı hücuma geçerek Müslümanları bozguna uğrattılar. Hz.Peygamber (s.a.s), son derece hiddetlendi ve üzgün olarak akşamladı.

Yahudilerle anlaşarak Müslümanlarla savaşmak için gelen Gatafan kabilesine, yardım etmekten vazgeçip ülkelerine dönmeleri karşılığında Hayber’in bir yıllık hurma mahsulü teklif edildi ama Gatafanlılar buna yanaşmadılar. Bunun üzerine Hz.Peygamber (s.a.s), Müslümanların hücumlarını Gatafanlıların bulunduğu kaleye yöneltmelerini emretti. Gatafanlılar o gün ve gecesini korku içinde geçirdiler. Gecenin sonunda, nereden geldiği belli olmayan bir sesin,
- Ey Gatafan topluluğu! Ev ve ev halkınız, ev ve ev halkınız...İmdat, imdat! Ne ev kaldı, ne mal!
diye bağırdıklarını işittiler. Sabah’a karşı Gatafanlılar yerlerini terk ederek ülkelerine döndüler. Artık Müslümanlarla Hayber Yahudileri baş başa kalmışlardı. Hz.Peygamber (s.a.s),
- Yarın sancağı öyle birisine vereceğim ki, Allah (c.c) ve peygamberi onu sever! O da Allah’ı (c.c) ve peygamberini sever! O Hayber’i feth etmedikçe dönmeyecektir. Allah (c.c) fethi onun eli ile gerçekleştirecektir.
buyurdu.

Sehl bin Sa’d (r.a) der ki:
- Sahabiler geceyi, sancağın kime verileceğini konuşarak geçirdiler. Hemen hepsi de sancağın kendisine verileceğini umdu.

Büreyde (r.a) de o geceyi ve ertesi günü şöye anlatıyor:
- Yarın, Hayber’in fethi gerçekleşecek diye içimiz rahat bir şekilde geceyi geçirdik. Resulullah (s.a.s), sabah namazını kıldırdıktan sonra ayağa kalkıp sancağın getirilmesini istedi. Müslüman savaşçılar karşısında saf olmuşlardı.

Hz.Ömer (r.a) o anki duygularını şöyle anlatıyor:
- Kumandanlığı o günkü kadar hiç arzulamadım.

Hz.Peygamber (s.a.s) bir süre bekledikten sonra sordu:
- Ali nerede?
- Ya Resulallah! (s.a.s) Onun gözü ağrıyor.
- Onu bana çağırın!
Hz. Ali’nin (r.a) elini tutarak Hz.Peygamber (s.a.s)in yanına getirdiler. Hz.Peygamber (s.a.s),
- İşte bununla fetih gerçekleşecek! Yanıma yaklaş!
- Ya Resulallah! (s.a.s) Görüyorsun ki, ayaklarımın bastığı yeri bile göremeyecek haldeyim.
Hz.Peygamber (s.a.s), Hz.Ali’nin (r.a) gözüne üfledi, eliyle de sıvazladı ve kendisi için dua etti.

Hz.Ali (r.a) der ki:
Resulallah, haber gönderip beni getirttiği zaman,
- Ya Resulallah! (s.a.s) Gözlerim ağrıyor!
dedim. Hz.Peygamber (s.a.s), ağrıyan gözüme üfledikten sonra,
- Ey Allah’ım sıcağın ve soğuğun sıkıntısını bundan gider!
diye dua buyurdu. O günden beri ne sıcaktan, ne de soğuktan rahatsız oldum.

Gerçekten de, Hz.Ali (r.a), en sıcak günde kalın elbise giyer ve sıcaktan bunalmazdı. En soğuk günlerde de en ince elbiseleri giyer fakat üşümezdi. Bunun sebebi sorulduğunda, kendisi için Hayber’de yapılan duayı anlatırdı.

Hz.Peygamber (s.a.s), kendi eliyle Hz.Ali’ye (r.a) zırhlı bir gömlek giydirdi. Zülfikar adı verilen kılıcı beline bağladı. Sancağı da eline vererek,
- Al bu sancağı ve ilerle! Allah sana fethi nasip edinceye kadar çarpış! Sakın arkanı dönme!
buyurdu. Hz.Ali’nin (r.a) büyük kahramanlıklar gösterdiği çarpışmaların sonucunda Hayber’in fethi gerçekleşti. Bir çok ganimet ele geçirildi. Şehit olanların sayısı yirmi kişi civarındaydı.

Bu arada Gatafanlılar memleketlerine gidip, ev ve ailelerine bir şey olmadığını görünce Hayber’e dönmeye karar vermişlerdi. Hayber yakınlarında gecelemek için konakladıklarında liderleri Huyeyne, gece bir rüya gördü. Rüyasını etrafındakilere anlatarak,
- Müjdeler olsun! Bu gece rüyamda Zürrukaybe’nin bana verildiğini gördüm. Vallahi, Muhammed’in yakasından tutacağım.
dedi. Ertesi gün Hayber’e ulaştıkları zaman, fetih tamamlanmış, ganimetler toplanmış durumdaydı:
- Ya Muhammed! Topladığın ganimetlerinden bana da pay ver! Çünkü ben Seninle çarpışmaktan vaz geçip, müttefiklerimi bıraktım. Askerlerimi sana karşı kullanmadım. 4000 askerimi alarak geri döndüm.
- Yalan söylüyorsun! Seni ancak duymuş olduğun o ses korkutup ev halkının yanına döndürdü.
- Ya Muhammed! Öyle ise bana ihsanda bulun!
- Haydi Zürrukaybe senin olsun!
- Zürrukaybe de nedir?
- O rüyanda gördüğün sana verilen dağdır.
Uyeyne, adamlarını alarak, eli boş bir şekilde Hz.Peygamber (s.a.s)in yanından ayrıldı.

Yahudilerin Hz.Peygamberi (s.a.s) Zehirlemeye Kalkışmaları
Fetih tamamlanmıştı. Hz.Peygamber (s.a.s), akşam namazını kıldırdıktan sonra konak yerine dönüp oturdu. O sırada Zeynep adında bir Yahudi kızı gelerek Hz.Peygamberi (s.a.s) sordu. Hazırladığı kızartılmış keçi etini vererek,
- Bunu sana hediye etmek istiyorum.
dedi. Hz.Peygamber (s.a.s), hediyeyi kabul etti. Zeynep, getirdiği keçi kebabını Hz.Peygamberin (s.a.s) ve orada bulunan sahabelerin önüne koydu. Hz.Peygamber (s.a.s), kebaptan bir parça alarak ağzına koydu ama yutmayarak dışarı çıkardı ve
- Ellerinizi kebaptan çekin! Etin zehirlenmiş olduğu bana haber verildi.
diye buyurdu. Fakat orada bulunanlardan Bişr, etten yemiş durumdaydı. Daha yerinden kalkmadan morardı ve oracıkta can verdi.

Zeynep, yakalanarak, Hz.Peygamberin (s.a.s) huzuruna getirildi:
- Bu kebabı sen mi zehirledin?
- Kebabın zehirli olduğunu sana kim haber verdi?
- Şu önümde bulunan kürek kemiği haber verdi.
- Evet, ben zehirledim.
- Peki, bunu neden yaptın?
- Seni öldürmek istedim.
- Allah (c.c) bunu yapabilecek gücü ve hakimiyeti sana vermemiştir!
- Sen benim babamı, amcamı ve kocamı öldürdün. Kendi kendime, “eğer o gerçekten peygamber ise, yaptığım kendisine haber verilir. Eğer o bir yalancı ise, ölür de kendisinden kurtulmuş oluruz” dedim.
Sahabeler,
- Onu öldürelim mi?
- Hayır! Ona ne dokunulacak, ne de işkence yapılacak!
Zeynep affedildi ve serbest bırakıldı. Bunun üzerine Zeynep Müslüman oldu.


Çevrimdışı DrKonsultan

  • Onur Üyesi
  • İleti: 2283
  • Cinsiyet: Bay
  • Tohum saç toprağa , bitmezse toprak utansın!
  • Kurumunuz: kardiyoloji
Mekke’ye Yardım
Mekke’de müthiş bir kuraklık ve kıtlık baş göstermişti. Hz.Peygamber (s.a.s), Medine’den arpa ve altın gönderilmesini emretti. Gönderilenleri de Mekke’nin ileri gelinlerinden Ebu Süfyan, Safvan bin Ümeyye ve Süheyl bin Amr’a teslim edilmesini öğütledi. Safvan ve Süheyl gelen malları almayı reddettiler. Fakat Ebu Süfyan, gelen malların hepsini teslim aldı ve ihtiyaç sahiplerine dağıttı.
- Allah, kardeşimin oğlunu hayırla mükafatlandırsın! Çünkü o, akrabalık haklarını gözetti
diyerek de memnuniyetini dile getirdi.

Kabe’yi Ziyaret
Hudeybiye’de Kureyş ile yapılan anlaşmaya göre, Müslümanlar o yıl Kabe’yi ziyaret etmeden dönecekler, aradan bir yıl geçtikten sonra da engellenmeden ziyaretlerini yapabileceklerdi. Anlaşmanın üzerinden bir yıl geçmiş ve ziyaret zamanı gelmişti. Hicretin altıncı yılında, halka Umreye gidileceği haberi verildi. Hazırlananların sayısı iki bin kişiyi bulmuştu.

Müslümanların Mekke’ye girmelerinden önce, Kureyş’in ileri gelenleri Mekke’yi terk ederek dağlara doğru çekildiler. Hz.Peygamberin (s.a.s) ve Müslümanların Mekke’ye girmelerini gururlarına yedirememişlerdi. Müslümanlar Mekke’de üç gün kaldılar. Ziyaretlerini ve ibadetlerini yerine getirdiler. Hz.Peygamber (s.a.s), kalma sürelerinin uzatılması için ricada bulunduysa da isteği reddedildi. Müslümanlar ibadetlerini tamamlayarak Medine’ye geri döndüler.

Amr bin As’ın Müslüman Oluşu
Amr, Arapların dahilerinden sayılır. Mekke’nin önde gelenlerindendi. Hz.Ömer’in (r.a), bir kimsenin aklını ve görüşünü zayıf bulduğu zaman,
- Senin de, Amr bin As’ın da yaratıcısının bir olduğuna şehadet ederim!
diyerek hayretini dile getirdiği rivayet edilir.

Amr bin As anlatıyor:
Müslümanlıktan inatla yüz çeviriyordum. Bedir savaşında bulundum ve kurtuldum, Uhud savaşında bulundum ve yine kurtuldum. Kendi kendime,
- Vallahi Muhammed Kureyşlileri yenecek.
Diye düşünerek halkla beraber olmayı azalttım. Mallarımın başına döndüm ve onlarla ilgilenmeye koyuldum. Bu yüzden Hudeybiye anlaşmasında da bulunmamıştım. Anlaşma yapılıp, Resulullah (s.a.s) Medine’ye, Kureyşliler de Mekke’ye döndüler. Kendi kendime,
- Gelecek yıl Muhammed, arkadaşlarıyla gelip Mekke’ye girecek. Artık ne Taif ne de Mekke benim için oturulacak yerler değil. Buralardan çıkıp gitmekten daha iyisi yok.
dedim ve İslam’a büsbütün düşman kesildim. Bütün Kureyş Müslüman olsa, ben Müslüman olmam sanıyordum. İnsanlardan, Hz.Peygamber (s.a.s) kadar kendisine kin beslediğim kimse olmadığı gibi, fırsatını bulsam Onu öldürmekten daha sevimli bir şey de yoktu. Kureyşlilerden bazılarını topladım:
- Aranızda mevkim nasıldır?
- Sen görüş sahibi, koruyucu, kendisi uğurlu ve sözü bereketli bir kişisin.
- Bilesiniz ki, ben Muhammed’in işinin her işten üstün bir işe dönüşeceğini görüyorum. Ve bu yolda bir şeyler düşünmüş bulunuyorum.
- Düşündüklerin nedir?
- Düşündüm ki, Necaşi’nin yanına gidip onun yanında bulunalım. Eğer Muhammed Kureyşlilere galip gelirse, Muhammed’in eli altında bulunmaktansa, Necaşi’nin eli altında bulunmak daha iyidir. Eğer, Kureyş, Muhammed’e galip gelecek olursa hemen yanlarına döneriz.
- Yerinde bir görüş.
- Necaşiye hediye olarak götüreceklerimizi toplayalım.

Arkadaşlarımla beraber Habeşistan’a gittik. Necaşi’nin yanına vardığımız sırada, Amr bin Ümeyye (r.a) çıka geldi. Hz.Peygamber (s.a.s), onu Necaşi’ye elçi olarak göndermiş. Amr, Necaşi’nin yanına girdi ve sonra dışarı çıktı. Arkadaşlarıma,
- Bu Amr bin Ümeyye! Necaşi’ni yanına girebilirsem onu isterim. Bana teslim ederse de onu öldürürüm. Muhammed’in elçisini öldürmeyi başarmam Kureyş’in çok hoşuna gider.
dedim ve Necaşi’nin yanına girdim. Her zaman yaptığım gibi önünde yere kapandım. Necaşi,
- Merhaba, hoş geldin dostum! Bana memleketinden birşeyler hediye edecek misin?
dedi. Getirdiğim hediyeleri kendisine verince çok hoşuna gitti. Necaşi’nin neşelendiğini görünce,
- Ey hükümdar! Ben senin yanından bir adamın çıktığını gördüm ki, o bize düşman bir adamın elçisidir. Onu bana teslim et de öldüreyim. Çünkü o, bizim ileri gelenlerimizden bazılarını öldürdü.
Necaşi, benden bu sözleri işitince kızdı. Elini uzatıp burnuma öyle bir vurdu ki, burnum kırıldı sandım. Burnumun deliklerinden fışkıran kan elbiseme sıçradı. Üzerime aşağılanma ve utanma duygusu çöktü. Eğer, o sırada yer yarılsaydı, korkumdan yerin dibine girerdim. Sonra kendimi toparladım:
- Ey hükümdar! Vallahi hoşlanmayacağını bilseydim, onu senden istemezdim.
- Ey Amr! Demek sen Hz. Musa (a.s) ve Hz. İsa (a.s) peygambere gelmiş olan meleğin kendisine gelip durduğu kişinin elçisini öldürmek üzere sana vermemi istiyorsun !? Eğer onu öldürmüş olsaydın, birinizi bile sağ bırakmazdım!
Allah birden halimi değiştirdi, kalbimi İslam’a açtı.
- Araplar da, Arap olmayanlar da bu gerçeği anladılar. Sen ise hala muhalefet edip durmaktasın.
diye kendi kendimi kınadım. Necaşi’ye,
- Ey hükümdar! O gerçekten peygamber mi?
- Yazıklar olsun sana ey Amr! Ben onun gerçekten peygamber olduğuna şahitlik ediyorum. Sen de sözümü dinle de hemen Ona tabi ol! Çünkü O, muhakkak hak üzeredir ve kendisine karşı koyan herkese galip gelecektir. Hz. Musa (a.s) peygamberin, Firavun ve ordusuna galip geldiği gibi...
- Öyle ise sen İslam üzerine Ona bağlılığımı kabul eder misin?
Necaşi “olur” dedi ve elini uzattı. Ben de ona bağlılığımı sundum. Necaşi, büyük bir tas getirtti, burnumun kanını yıkattı, yeni bir elbise giydirtti. Burnuma dolan kanı silerek elbisemi kirletmiştim. Necaşi’nin yanından ayrılıp arkadaşlarımın yanına geldim. Arkadaşlarım Necaşi’nin giydirdiği yeni elbiseyi görünce sevindiler,
- Dostun Necaşi’den istediğini koparabildin mi?
- Kendisiyle ilk buluşmamda isteğimi söylemeyi uygun bulmadım. Bir dahaki ziyaretimde söyleyeceğim.
- Düşüncende haklısın!
Müslüman olduğumu arkadaşlarımdan sakladım. Bir işim için ayrılıyormuş gibi arkadaşlarımın yanından ayrıldım. Doğruca iskeleye vardım ve bir gemi buldum. Geminin yükünü boşalttığı yerde ben de indim ve bir deve satın alarak Medine’ye doğru yola koyuldum. Hedde denen yerde iki kişinin konaklayacak yer aradıklarını gördüm. İçlerinden birisi çadırın içinde bulunuyor, diğeri ise ayakta hayvanları tutuyordu. Dikkatice baktım, Halid bin Velid’miş.
- Ey Ebu Süleyman! Sen misin?
- Evet!
- Nereye gidiyorsunuz?
- Vallahi, tutulacak yol belli oldu. Bu zat, muhakkak peygamber! Aklı başında olanlardan İslam’a girmeyen kalmadı. Daha ne kadar bekleyeceğim? Hemen gidip Müslüman olacağım.
O sırada Osman bin Talha (r.a) çadırdan çıktı.:
- Merhaba, hos geldin!
dedi. Yola beraberce devam ederek Medine’ye ulaştık. İnabe kuyusu yakınlarında bir adamla karşılaştık. Adam bizi görünce sevincinden bağırdı. Adamın,
- Mekke, şu ikisinden sonra yakasını ele vermiştir.
dediğini işittim. Bu sözüyle, beni ve Halid’i kast etmişti. Hemen ardından koşarak mescide gitti. Zannederim, geldiğimizi Resulallah’a (s.a.s) haber vermeye gitmiş. Harre denilen yere ulaştığımızda develerimizden indik, üzerimize temiz elbiselerimizi giydik. Kalkıp Resulallah’ın (s.a.s) yanına gittik. Yüzü parıl parıl parlıyordu. Müslümanlar çevresini sarmış, Müslüman olmamıza sevinmekteydiler. Resulullah (s.a.s) bizi görünce:
- Mekke ciğerparelerini bize attı!
buyurdu. Önce Halid yanına gelip bağlılığını sundu ve Müslüman oldu. Sonra da ben yanına gittim. Kendimi birden Onun yanında oturmuş buldum. Utancımdan, başımı kaldırıp yüzüne bakamıyordum.
- Ya Resulallah! (s.a.s) Sağ elini uzat da sana bağlılığımı sunayım.
Resulullah (s.a.s) elini açınca ellerimi geri çektim.
- Sana ne oldu ey Amr?
- Şart koşmak istiyorum.
- Şartın nedir?
- Geçmişteki günahlarımın bağışlanmasıdır.
- Ey Amr! Şüphe yok ki, İslam, daha önce olanları siler, yok eder. Hicret de daha önce olanları siler, yok eder. Hac da daha öncekileri siler, yok eder.
Halbuki, gelmeden önce, “gelecekte işleyeceğim günahlarımı da” şartıma eklemeyi düşünmüştüm. Fakat söylemeyi unuttum. İnsanlardan hiç kimse, bana Resulallah’tan (s.a.s) daha sevgili değildi.

Halid bin Velid’in Müslüman Oluşu
Halid bin Velid da, Amr bin As gibi Mekke’nin ileri gelenlerindendi. Mekke’nin süvari birliklerinin de komutanıydı. Müslüman oluşunu şöyle anlatıyor:
Allah benim için hayır dilediği zaman, beni doğruyu ve yanlışı anlayacak hale getirdi. Kalbimi İslam’a açtı. Muhammed’e karşı her savaş yerinde bulunmuştum. Savaşların hiç birisi yoktu ki, dönerken yanlış bir iş üzerinde olduğumuzu ve Onun galip geleceğini hissetmiş olmayayım.


Çevrimdışı DrKonsultan

  • Onur Üyesi
  • İleti: 2283
  • Cinsiyet: Bay
  • Tohum saç toprağa , bitmezse toprak utansın!
  • Kurumunuz: kardiyoloji
Resulullah (s.a.s), Hudeybiye’ye geldiği zaman ben de Mekke’nin süvarilerinin başında yola çıktım. Bizden emin bir halde sahabelerine öğle namazı kıldırıyordu. Üzerine baskın yapmayı düşündükse de olmadı. Resulullah (s.a.s) kalbimizden geçenleri sezmiş olacak ki ikindi namazını korku namazı olarak kıldırdı. Bu beni çok etkiledi. Kendi kendime, “bu zat herhalde Allah (c .c) tarafından korunuyor” diye düşündüm. Hudeybiye’de Kureyşlilerle anlaşıp geri dönünce,
- Geriye ne kaldı? Nereye gideceğim, Necaşi’ye mi? Yoksa Heraklius’un yanına gidip de dinimi değiştirip Hristiyanlığa mı gireyim? Yoksa İranlılara mı sığınayım?
diye düşünmeye başladım. Bu arada kardeşim Velid, bana bir mektup yazdı. Mektubunda şunları söylüyordu:
Bismillahirrahmanirrahim!
Doğrusu ben, senin İslam’dan böyle korkman ve kaçınman kadar şaşılacak bir düşünce görmedim. Halbuki, yolun eğrisine gitmekten seni alıkoyacak bir aklın da var. Aklını kullansana!

Resulullah (s.a.s), seni bana sordu:
- Onun gibi bir adam İslam’ı bilmez ve tanımaz olabilir mi? Keşke, bütün çabasını bizim yanımızda müşriklere karşı gösterseydi! Kendisi için ne kadar hayırlı olurdu.
dedi. Ey kardeşim! Kaçırmış olduğun fırsatlara yetiş!
Kardeşimin mektubu, İslam’a olan isteğimi artırdı. Resulullah (s.a.s)’ın sözleri beni çok sevindirmişti. Rüyamda da çok dar, kurak ve sıkıntılı yerlerden; yemyeşil ve geniş bir yere çıktığımı gördüm. Resulallah’a (s.a.s) gitmek üzere derlenip toparlandım. Osman bin Talha da (r.a) bana katıldı. Ertesi gün seher vakti yola çıktık. Öğleye doğru Hedde’ye ulaştık. Orada Amr bin As ile karşılaştık:
- Ey kavmim! Hoş geldiniz.
- Sen de hoş geldin.
- Nereye gidiyorsunuz?
- Muhammed’in yanına İslam’a girmeye gidiyoruz.
- Beni getiren de bu. Ben de Müslüman olmak için geldim.
- Vallahi tutulacak yol belli oldu. Bu zat muhakkak peygamber. Daha ne kadar durup bekleyeceğiz? Aklı başında olanlardan İslam’a girmeyen kalmadı.
dedim. Hep birlikte Medine’ye ulaştık. Geldiğimiz haber verilince Resulullah (s.a.s) çok sevinmiş.Huzuruna çıktığımız zaman bana gülümsüyordu. Selam verdim, selamıma güler yüzle karşılık verdi.
- Allah’tan başka ilah olmadığına, senin de Allah’ın peygamberi olduğuna şehadet ediyorum.
- Yaklaş! Sana doğru yolu gösteren Allah’a hamd olsun! Senin akıllı olduğunu biliyor, bunun seni er geç hayra ulaştıracağını bekliyordum.
- Ya Resulallah! (s.a.s) Sana karşı olan savaşların hepsinde bulunduğumu biliyorsun. Günahlarımı bağışlaması için Allah’a dua et!
- İslam, kendinden önce işlenmiş günahları keser, atar.
- Ya Resulallah! (s.a.s) Benim için dua etsen...
- Ey Allah’ım! Halid’in, kullarını Senin yolundan çevirmek için gösterdiği çabalardan ileri gelen günahlarını bağışla!
diye dua etti. Benden sonra da Amr bin As ve Osman bin Talha Resulullah (s.a.s)a bağlılıklarını bildirdiler.

Mu’te Savaşı
Savaş Hazırlıkları
Haris bin Umeyr (r.a) , Hz.Peygamber’in (s.a.s) mektubunu Şam’da bulunan Rum Hükümdarına götürmekle görevlendirilmişti. Mute’ye varınca, Kayserin vekillerinden birisi olan Şurahbil’in huzuruna çıkarıldı. Şurahbil:
- Nereye gitmek istiyorsun?
- Şam’a.
- Sen Muhammed’in elçilerinden olmayasın?
- Evet, ben Onun elçisiyim.
Şurahbil’in emri üzerine, Haris bağlandı ve götürülerek boynu vuruldu. O güne kadar Hz.Peygamber’in (s.a.s) elçilerinden hiç kimse öldürülmemişti. Haris’in (r.a) ölümü Hz.Peygamber’e (s.a.s) çok güç ve ağır geldi. Müslümanları topladı. Onlara Haris’in (r.a) ölümünü bildirdi ve ordugahta toplanmaları için emir verdi. Silahlanıp yola çıkmak için hazırlanan mücahidlerin sayısı 3.000 kadardı. Hz.Peygamber (s.a.s), öğle namazını kıldırdı ardından da mücahidler hitapta bulundu:
- Cihada çıkacak şu insanlara Zeyd bin Harise’yi kumandan tayin ettim. Zeyd öldürülürse yerine Cafer geçsin. Cafer öldürülürse yerine Abdullah bin Revaha geçsin. O da öldürülürse Müslümanlar aralarında uygun birisini seçerek kendilerine kumandan yapsınlar.
Bunun üzerine Müslümanlar sayılan kişilerin şehid olacağını anlayarak ağlaşmaya başladılar:
- Ya Resulallah! (s.a.s) Keşke sağ kalsalar da kendilerinden yararlansak!
dedilerse de Hz.Peygamber (s.a.s) sustu ve bir cevap vermedi.

Ordunun Yola Çıkması
Mücahidlerin Medine’den yola çıkacakları sırada Hz.Peygamber (s.a.s), beyaz bir sancağı Zeyd bin Harise’ye verdi. Uzunca bir süre de onlarla birlikte yürüdü. Ayrılacakları sırada,
- Haydi Allah’ın (c.c) ismiyle savaşa çıkın! Allah’ın (c.c) ve sizin Şam’da bulunan düşmanlarıyla çarpışın! Orada kiliselerde, halktan ayrılarak kendilerini ibadete vermiş bazı kimseler bulacaksınız. Sakın onlara dokunmayın. Kadınları, çocukları, yaşlıları öldürmeyin; ağaçları kesmeyin; evleri yıkmayın.
buyurdu. Bu sırada Şurahbil de mücahidlerin kendisine doğru gelmekte olduklarını haber almış ve asker toplamaya başlamıştı. Topladığı askerlerin sayısı 100.000’i buluyordu.
Müslümanlar Vadilkura adı verilen yere gelip konakladılar. Zeyd, Rumların pek çok asker topladığını haber verip mücahidlerin bu konudaki görüşlerini sordu. Çoğu kişi, Rumlarla karşılaşmaya gerek olmadığını bildiriyordu. Bir kısmı ise,
- Resulallah’a (s.a.s) mektup yazıp düşmanımızın sayısını bildirelim. Bize yardımcı kuvvet göndermesini ya da yapmamızı istediği şeyi bildirmesini ondan isteyelim.
diyorlardı. Zeyd (r.a), o ana kadar konuşmamış olan Abdullah bin Revaha’nın (r.a) da fikrini söylemesini istedi. Abdullah bin Revaha:
- Biz ganimet elde etmek için yola çıkmadık. Fakat Rumlarla karşılaşmak üzere yola çıktık. Vallahi, sizin şimdi istememiş olduğunuz şey, elde etmek için sefere çıktığınız şehitliktir. Biz insanlarla ne sayıca, ne silahça, ne de at ve süvarice çok olduğumuz için değil, Allah’ın bizi şereflendirdiği dinin kuvveti ile savaşıyoruz. Bunda mutlaka iki iyilikten biri, ya zafer ya da şehidlik vardır.
Abdullah bin Revaha’nın (r.a) konuşması mücahidleri cesaretlendirdi. Yola devam etme kararı aldılar.

Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor:
Mute savaşında ben de bulundum. Müşriklerle karşılaştığım zaman bizimle karşılaştırılmayacak ve karşılarında kimsenin duramayacağı güçte olduklarını gördük. Gözüm kamaştı. Yanımda bulunan Sabit bin Erkam (r.a):
- Ey Ebu Hureyre! Sana ne oldu? Bu kadar orduların toplandığına şaşırmış gibisin?
- Evet!
- Bizi Bedir savaşında görmedin mi? Orada, çok olduğumuz için Allah tarafından yardıma uğramış ve zafere eriştirilmiş değildik.

Savaş
İki ordu Mute denilen yerde karşı karşıya geldiler. Yeşil ekinler üzerinde birbirleriyle kıyasıya çarpışmaya başladılar. İslam ordusunun komutanı Zeyd bin Haris (r.a) sancağı eline almıştı. Vücudu mızraklarla delik deşik edildi, sonunda cansız olarak yere düştü.

Sancağı, Hz.Peygamber’in (s.a.s) emrettiği gibi Cafer bin Ebu Talib (r.a) aldı. Düşman ordusunun içlerine kadar ilerledi. Çarpışma sırasında önce bir eli kesildi. Sancağı diğer eline aldı. O da kesilince sancağı koltuğunun altına sıkıştırdı. Sonunda mızrak ve kılıç darbeleriyle o da şehid oldu.

Abdullah bin Ömer (r.a) der ki:
- Cafer’i ölüler arasında aradık. Vücudunuda doksandan fazla mızrak, ok ve kılıç yarası bulduk.
Cafer (r.a) de şehid olunca, sancak, Hz.Peygamber’in (s.a.s) emir buyurduğu gibi Abdullah bin Revaha’ya (r.a) verildi. Abdullah bin Revaha (r.a) atının üzerinde sancağı aldı. Fakat mızrakla yaralandı. Müslümanlarla düşman safları arasında yere yıkıldı.
- Ey Müslüman topluluğu! Kardeşinizin cesedini kesilip biçilerek oyuncak edilmekten koruyun!
dedi. Çok geçmeden kaldırıldığı yerde can verdi. Abdullah bin Revaha (r.a) da vurulup sancak yere düşünce, Müslümanlarla müşrikler birbirine karıştı. Müslümanlar görülmedik bir bozguna uğradılar ve darmadağın oldular. Müşrikler Müslümanların peşine düştüler.
Kutbe bin Amir (r.a),
- Ey kavmim! İnsanın yüz yüze öldürülmesi, arkasından vurulup öldürülmesinden iyidir!
diyerek arkadaşlarına sesleniyor fakat onu dinleyen olmuyordu. Bu sırada Sabit bin Akrem (r.a) sancağı aldı ve mücahidlerin önüne geçti. Sancağı yere dikti.
- Ey insanlar! Bana doğru gelin!
diye bağırıyordu. Dağılan İslam ordusu onun etrafında toplanmaya başladı. Sabit (r.a),
- Ey Müslümanlar! İçinizden birini komutan olarak seçin ve onun etrafında toplanın!
- Biz seni komutan seçtik!
- Ben bu işi yapamam. Ey Halid! Al şu sancağı eline!
- Ben sancağı senden alamam! Sen buna benden daha layıksın. Daha yaşlı ve tecrübelisin. Bedir savaşında da bulundun.
- Al şunu be adam! Vallahi, ben onu ancak sana vermek için aldım. Sen çarpışma yöntemlerini benden daha iyi biliyorsun.
Müslümanlara dönerek,
- Halid’i, kumandan seçmekte söz birliği ediyor musunuz?
Herkes Halid bin Velid’in (r.a) komutanlığını kabul etti. Halid, (r.a) sancağı aldı ve hep beraber hücuma geçtiler. Müthiş çarpışmalar yaşandı. Pek çok düşman askeri öldürüldü. O günü anlatan

Halid (r.a) şöyle diyor:
- O gün elimde yedi kılıç parçalandı. Geniş yüzlü bir Yemen palasından başka silahım kalmamıştı.

Halid bin Velid, (r.a) kendisinden kat kat güçlü müşriklerle bir süre savaştıktan sonra, İslam ordusunu savaş alanından geri çekme kararı verdi. Böylece İslam’ın biricik askeri gücü olan orduyu topluca yok olmaktan kurtardı.

Hz.Peygamber’in (s.a.s) Savaşı Medine’den Anlatması
Hz.Peygamber (s.a.s), Mute savaşının olduğu gün minbere çıkıp oturdu. Ezan okunmasını emretti. Halk mescidde toplanınca Hz.Peygamber (s.a.s) konuşmaya başladı. Üç kere, “Allah’tan onlara hayır ve sevap kapılarının açılmasını dilerim!” dedikten sonra savaş meydanını seyrediyormuşçasına anlatmaya başladı:
- Savaşa çıkan ordumuzun başına gelenleri size haber vereyim mi? Onlar, düşmanla karşılaştılar. Zed bin Harise bayrağı aldı. Şeytan, hemen onun yanına geldi. Ona hayatı ve dünyayı sevdirmek, ölümü çirkin ve sevimsiz göstermek istedi. Zeyd ise, “Şu an iman edenlerin kalplerindeki imanı sağlamlaştıracakları zamandır. Sen ise bana dünyayı sevdirmek istiyorsun.” dedi ve çarpışmaya girişti. Sonunda şehid oldu.
buyurdu cenaze namazını kıldırdı.
- Onun için Allah’tan bağışlama dileyin!
dedi. Müslümanlar da Zeyd’in (r.a) bağışlanması için dua ettiler.
- O şimdi cennete girdi. Sancağı Cafer bin Ebu Talib aldı. Şeytan onun da yanına geldi. Ona da hayatı ve dünyayı güzel göstermek istedi. Cafer ise ilerledi ve düşman ordularına saldırdı. Çarpıştı ve şehid oldu. Ben onun şehid olduğuna şahitlik ederim.
buyurdu ve kalktı cenaze namazını kıldırdı.
- Kardeşiniz için bağışlanma dileyin. Şimdi o cennette, yakuttan iki kanadı ile uçup duruyor.
buyurdu. Mesciddeki Müslümanlar onu için de dua ettiler.
- Cafer’den sonra sancağı Abdullah bin Revaha aldı.
buyurdu. Bir süre sustu. Müslümanlar, Abdullah bin Revaha’nın (r.a) hoş olmayan bir iş yaptığını sandılar, renkleri değişti. Sonra yeniden konuşmaya başladı:
- Abdullah bin Revaha duruşunu sağlamlaştırdı. Elinde sancağı olduğu halde düşmanlarla çarpıştı ve sehid oldu. İtirazlı olarak cennete girdi. Onun için Allah’tan bağışlanma dileyin.
buyurdu. Abdullah bin Revaha’nın itirazlı olarak cennete girmesi Müslümanların ağırına gitti.
- Ya Resulullah! (s.a.s) Ona neden itiraz edildi?
- Yaralandığı zaman, düşmanla çarpışmaktan çekindi. Sonra kendisini ayıpladı ve şehid oldu.
buyurdu. Sonra üçünün bağışlanması için de dua etti. Bu sırada gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Sonra anlatmaya devam etti:
- Abdullah bin Revaha’dan sonra sancağı Halid aldı. İşte şimdi tandır tutuştu, savaş kızıştı.
buyurdu ve iki parmağını kaldırdı:
- Ey Allah’ım! O senin kılıçlarından bir kılıçtır. Ona yardım et!
diyerek Halid bin Velid için dua etti. Halid orduyu Medine yoluna döndürdüğünde Hz.Peygamber’e (s.a.s) gelen ilk haberci Yala bin Ümeyye oldu. Yala daha söze başlamadan Hz.Peygamber (s.a.s) söze başladı:
- İstersen Mute savaşını sen bana haber ver, istersen ben sana haber vereyim?
- Ya Resulallah! (s.a.s) Sen haber ver!
Bunun üzerine, Hz.Peygamber (s.a.s), olup bitenleri birer birer Yala’ya anlatmaya başladı. Yala:
- Seni hak din ve kitapla peygamber olarak gönderen Allah’a (c.c) yemin ederim ki, başımızdan geçenleri anlatmadık bir harf bile bırakmadın. Ben de anlatsam ancak bu kadar anlatabilirdim.
Allah,(c.c) benim için yeryüzünü aradan kaldırdı da onların savaş meydanlarını gözlerimle gördüm.

Savaşta Şehid Olanların Aileleri
Cafer bin Ebu Talib (r.a), Hz.Peygamber’in (s.a.s) amcasının oğluydu. Cafer’in (r.a) hanımı Esma anlatıyor:
Cafer ve arkadaşları şehid olduğu zaman, Resulullah (s.a.s) yanıma geldi. Ekmeklerimi yoğurduktan sonra çocuklarımın yüzünü yıkamış, saçlarını taramıştım. Resulullah (s.a.s),
- Ey Esma! Cafer’in oğulları nerede? Onları bana getir!
Onları yanına getirdim. Bağrına bastı, öptü ve kokladı. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı.
- Ya Resulallah! (s.a.s) Anam, babam sana feda olsun! Neden ağlıyorsun? Yoksa Cafer ve arkadaşlarından sana bir haber mi geldi?
- Evet, onlar bugün şehid oldular!
- Vah efendim! Vah Caferim!
- Ey Esma! Sakın ağzından uygunsuz bir söz kaçırma ve göğsünü döğme!
buyurdu. Cafer’in oğlu Abdullah da o günü şöyle anlatıyor:
Resulullah (s.a.s), benim ve kardeşimin başını okşarken, ben Onun yüzüne bakıyordum. Gözlerinden süzülen yaşlar sakalına damlıyordu.

Sonra geride kalanlar için dua etti ve evine gitti. Evdekilere,
- Cafer ailesi için yemek yapmayı ihmal etmeyin. Onlar bugün kaybettikleri büyüklerinin acısıyla uğraşıyorlar.
buyurdu. Cafer’in (r.a) ailesine üç gün boyunca Hz.Peygamber’in (s.a.s) evinden yemek götürüldü.

***
Şehid olanların birisi de Hz.Peygamber’in (s.a.s) evlatlığı Zeyd bin Harise’ydi (r.a). Zeyd bin Harise’nin (r.a) kızı, Hz.Peygamber’in (s.a.s) yüzüne ağlamaklı ağlamaklı bakınca, Hz.Peygamber (s.a.s) de kendini tutamayarak ağlamaya başladı. Yanında bulunan Sa’d bin Ubade (r.a) sordu:
- Ya Resulallah! (s.a.s) Bu ne?
- Bu sevgilinin, sevgilisine özlemidir!
buyurdu.

Çevrimdışı DrKonsultan

  • Onur Üyesi
  • İleti: 2283
  • Cinsiyet: Bay
  • Tohum saç toprağa , bitmezse toprak utansın!
  • Kurumunuz: kardiyoloji
Ynt: SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED (S.A.S)*------HUNEYN SEFERİ------
« Yanıtla #38 : 09 Kasım 2007, 16:26:19 »
HUNEYN SEFERİ

Hz.Peygamber (s.a.s) henüz Mekke’den ayrılmamıştı ki, Hevazin ve Sakif kabilelerinin savaşmak için toplandıkları haberi geldi. Toplanan askerlerinin sayısı 14.000 kişi kadardı. Çevre kabilelerden katılanlarla bu sayı 20.000’e ulaşmıştı. Hz.Peygamber (s.a.s), olayın doğruluğunu araştırmak ve bilgi toplamak amacıyla Abdullah bin Hadred’i (r.a)
görevlendirdi. Fakat gelen bilgiler, duyulanları doğruluyordu.

Mekke’de bulunan ordu hazırlandı ve savaşmak için yola çıktı. İslam ordusunun sayısının 10.000–12.000 kişi olduğu rivayet edilir. 5 günlük bir yolculuktan sonra Huneyn’e ulaşıldı.

Savaşın Başlaması ve Bozgun
Hz.Peygamber (s.a.s), seher vaktinde orduyu savaş düzenine soktu.

Ebu Abdurrahman (r.a) anlatıyor:
Çok sıcak ve yakıcı bir günde yola devam edip ağaç gölgelerine indik. Güneş en yüksek noktaya ulaşınca, zırhımı giydim. Atıma binip Resulallah’ın (s.a.s) yanına gittim. Selam verdim:
- Yürüyüş zamanı geldi mi?
- Evet.
Ağacın dibinde dinlenen Bilal’den (r.a) katırının eyerlenmesini istedi. Bilal (r.a), bir semer çıkardı. Kenarları hurma lifinden yapılmış, gösterişsiz ve hoşa gitmeyecek bir eyerdi. Resulullah (s.a.s) katırına bindi, biz de hayvanlarımıza bindik. Resulullah (s.a.s), düşmana karşı bizi o akşam ve gece savaş safları halinde düzene koydu. Kendisi boz renkli bir katıra binmişti. Sırtına iki kat zırh gömlek giymiş, başına da miğfer geçirmişti.

Huneyn vadisine sabahın alaca karanlığında, savaş düzeninde inilmeye başlandı. Fakat öncü birlikler Hevazin savaşçılarının kurduğu pusuya düşerek dağıldılar. Her yerden yağmur gibi ok yağıyordu. Hevazinler, bozulup geri çekilen Müslüman savaşçıları kovalayarak Hz.Peygamber’in (s.a.s) bulunduğu yere kadar geldiler.

Hz.Peygamber (s.a.s),
- Nereye gidiyorsunuz ey insanlar! Bana doğru gelin! Ben Allah’ın peygamberiyim. Ben Muhammed bin Abdullah’ım!
diye sesleniyor, develer birbirine giriyor, halk ise alabildiğince kaçıyordu. Hz.Peygamber’in (s.a.s) yanında asıl askerleri olan Mekke’den kendisiyle birlikte hicret eden Muhacirler ile Medineli Müslümanlar dışında kimse kalmamıştı. Boz katırını tepip Hevazinlerin üzerine yürümek istiyor, yanından ayrılmayan amcası Hz.Abbas (r.a) katırın yularını, Ebu Süfyan (r.a) ise üzengisini tutup hızını kesmeğe ve düşman arasına dalmasına engel olmaya çalışıyorlardı.

Müslümanların Toparlanması
Seslenmesine rağmen kaçışanların hiçbirinin geriye dönmediğini görünce, çok gür sesli olan Hz.Abbas’tan (r.a) seslenmesini istedi. Hz.Abbas (r.a), Hz.Peygamber’in (s.a.s) kendisine bildirdiği gibi seslenmeye başladı:
- Ey Semure ağacının altında biat etmiş olan Sahabiler! Neredesiniz?

Daveti işiten Müslümanlar “Emrindeyiz” diyerek toparlanmaya başladılar. Öyle ki, develerinin başlarını çevirmeye güç yetirmeyenler, zırhlarını çıkarıp develerinden atlıyor, kılıç ve kalkanlarıyla sesin geldiği yöne doğru koşuyorlardı. Her taraftan gelen Müslümanlar öfkeyle Hevazinlerin üzerine atılmaya başladılar.

Birkaç gün önceye kadar Hz.Peygamber’in (s.a.s) en şiddetli düşmanlarından olan Ebu Süfyan (r.a) da atından inmiş, yalın kılıç Hz.Peygamber’in (s.a.s) katırının yanında savaşıyordu.

 

Ebu Süfyan Huneyn Seferinde
Ebu Süfyan (r.a) anlatıyor:
Allah biliyor ki, Resulallah’ın (s.a.s) önünde ölmek istiyordum. O sırada Abbas (r.a), Resulallah’ın (s.a.s) katırının gemini tutuyordu. Ben de diğer tarafa geçip katırın geminden tutunca Resulullah (s.a.s),
- Kim bu?
diye sordu. Yüzümden miğferimi kaldırdım. Abbas (r.a),
- Ya Resulullah (s.a.s)! Amcanın oğlu Ebu Süfyan’dır! Ondan razı ol!
- Razı oldum. Allah onun düşmanlıklarını bağışlasın.
buyurdu. Eğildim, üzengideki ayağını öptüm.

Şeybe’nin Müslüman Olması
Babaları Uhud savaşında Müslümanlar tarafından öldürülmüş olan Şeybe ve Safvan, Huneyn’de bir fırsatını bulup Hz.Peygamber’i (s.a.s) öldürerek intikamlarını almak konusunda anlaşmışlardı. Müslümanların bozguna uğradıkları ve büyük bir kargaşanın yaşandığı sırada Şeybe bekledikleri fırsatı ele geçirdiklerini düşündü.

Kılıcını kınından çıkardı ve Sağ taraftan Hz.Peygamber’e (s.a.s) yaklaşmaya başladı. Ama H.Abbas’ın (r.a) ayakta dikildiğini görünce, “Amcası Onu yalnız ve yardımsız bırakmaz!” diyerek yaklaşmaktan vazgeçti. Sol taraftan yaklaşmayı denedi fakat orada da Ebu Süfyan’ı gördü. “Amcasının oğludur! O da Onu yardımsız bırakmaz ve yanından ayrılmaz” diye düşündü. Arka tarafından Hz.Peygamber’e (s.a.s) yaklaşmaya başladı. Kılıcını Hz.Peygamber’e (s.a.s) vurmaktan başka bir işi kalmamıştı ki, aralarında birden yıldırım benzeri bir ateş parçası gördü. Gözlerini elleriyle kapatıp geri çekildi. Şeybe der ki,
- İşte o zaman anladım ki, o benim saldırımdan muhakkak korunuyor.
Hz.Peygamber (s.a.s) ona doğru başını çevirdi ve gülümsedi:
- Ey Şeybe! Anasız kalasıca! Yanıma gel!
Şeybe titremeye başladı. Yanına gelince, Hz.Peygamber (s.a.s), elini onun göğsüne koydu ve
- Ey Allah’ım! Bundan şeytanı def et!
diyerek dua etti. Hz.Peygamber (s.a.s),
- Şeybe! Haydi artık kafirlerle savaş!
- Ya Resulallah! (s.a.s) Ben alaca atlı pek çok süvariler görüyorum?
- Ey Şeybe! Onları ancak kafir olanlar görür!
buyurdu ve göğsümü eliyle sıkarak
- Ey Allah’ım! Şeybe’ye doğru yolu göster!
diye dua etti. İkinci kere göğsümü sıkarak tekrar dua etti. Vallahi, üçüncüsünde daha elini kaldırmamıştı ki, Allah’ın yaratıklarından bana Ondan daha sevgilisi kalmamıştı. Resulallah’ın (s.a.s) önünde kılıç vurup savaştım. Vallahi canımla ve her şeyimle Onu korumak istiyordum. O sırada babam sağ olsaydı da babamla karşılaşsaydım, kılıçla vurup onu da öldürürdüm. Hevazinler bozguna uğrayıp yurtlarına kaçtıkları zaman, Resulallah’ın (s.a.s) huzuruna vardım:
- Hamd olsun O Allah’a (c.c) ki, senin hakkımda dilediğim şeyden daha hayırlısını diledi.
buyurdu ve kendisine yapmayı düşündüğüm her şeyi, bana olduğu gibi haber verdi. Halbuki ben onları hiç kimseye söylememiştim. Hemen
- Şahadet ederim ki Allah’tan (c.c) başka ilah yoktur ve Sen de hiç şüphesiz Allah’ın (c.c) peygamberisin!
diyerek Müslüman oldum. Benim için bağışlanma dilemesini istedim. Benim için dua etti. Halbuki, “Araplardan ve Arap olmayanlardan Muhammed’e tabi olmadık hiç kimse kalmasa, ben yine de Ona tabi olmam!” diyordum.

Zafer
Müslümanların Hevazinlere kılıçlarla hücum ettiklerini görünce,
- İşte şimdi tandır tutuştu, savaş kızıştı!
buyurdu.
- Ben peygamberim! Yalan yok!
diyerek seslendi.

Bera bin Azib (r.a) der ki,
Vallahi, savaş kızıştığı zaman, Resulallah’a (s.a.s) sığınır, Onunla korunurduk. İçimizde en yiğit olanımız, Onun hizasında durabilendi.

Hz.Peygamber (s.a.s), katırından indi ve dua etmeye başladı:
- Ey Allah’ım! Bize yardımını indir! Senden, vaat ettiğini yerine getirmeni dilerim. Ey Allah’ım! Muhakkak ki, Sen onların bize galip gelmelerini istemezsin.
Sonra yerden bir avuç toprak alıp müşriklerin yüzlerine doğru savurdu. Atarken de,
- Ha Mim! Yüzleri kara olsun!
Muhammed’in Rabbine and olsun ki, onlar bozguna uğradılar.
buyurdu. Bir mucize gerçekleşmiş, Hevazinlerin gözlerine ve yüzüne toprak gelmedik kimse kalmamıştı. Gökle yer arasında demir taslar üzerine düşen demir parçalarının çıkardığı sesler gibi sesler duyulmaya başladı.

      
 
   

Çevrimdışı DrKonsultan

  • Onur Üyesi
  • İleti: 2283
  • Cinsiyet: Bay
  • Tohum saç toprağa , bitmezse toprak utansın!
  • Kurumunuz: kardiyoloji
Ynt: SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED (S.A.S)-----HUNEYN SEFERİ------
« Yanıtla #39 : 09 Kasım 2007, 16:27:07 »

Savaşta Bulunanların Şahit Olduğu Olaylar
Huneyn savaşında düşman saflarında yer alan Süveyd bin Amir’e kalplerine düşen korku hakkında sorulduğunda, eline çakıl taşları alır, onu bir tasın içine atarak sesler çıkarır ve
- İşte içimizde böyle sesler çınladığını duyuyorduk.
derdi.

***
Yine daha sonra Müslüman olan Havazinlerin anlattıklarına göre, birden bire bozguna uğramışlar, arkalarına döndükçe Müslümanlar tarafından takip edildiklerini görmüşler, kaçabilenler soluğu ancak yurtlarında alabilmişlerdir.

***
Haris bin Bedel de, Hz.Peygamber (s.a.s) yerden bir avuç toprak alıp yüzlerine atınca bozguna uğradıklarını, her ağaç ve taşı, arkalarından gelen bir süvari sandıklarını söyler.

***
Hz.Abbas (r.a) da o gün şahit olduklarını şöyle anlatır:
Savaş aynı şiddette devam edip dururken, vallahi, Resulallah’ın (s.a.s) çakıl toprağı onlara atmasından sonradır ki güçlerinin azaldığını, işlerin tersine döndüğünü gördüm. Nihayet, Allah (c.c) onları bozguna uğrattı. Resulallah’ın (s.a.s), katırını tepip onları takip ettiğini hala gözlerimle görür gibiyim.

Kur’an’ı Kerim’de inen ayetlerde Huneyn gününden şu şekilde bahsedilmektedir:

Andolsun ki, Allah, size birçok (savaş) yerler(in)de ve Huneyn(deki savaş) gününde yardım etmişti. O vakit (Huneyn'de) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti, ama o, size hiç fayda vermemişti. Bunca genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelmişti. Nihâyet (bozularak) arka dönmüş (kaçmaya başlamış)tınız.
9/25
Huneyn: Tâif ile Mekke arasında, Tâif'e daha yakın bir vâdinin adıdır.
(Rasûlullah (s.a.v.), Mekke'yi fethedince Kâbe'deki putları kırmıştı. Hevâzin ve Sakîf kabîleleri kendi putları olan Lât'ın bir benzeri olan Uzzâ'nın yıkılışını hazmedemeyerek alarma geçtiler, Müslümanlara karşı büyük bir ordu toplayıp Mekke ve Tâif arasında bir ordugâh kurdular. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) de, 12 bin kişilik bir ordu ile üzerlerine gitmişti. Fakat Müslümanlar ordunun çokluğu ile övünüyorlardı. Huneyn vâdisine gelince âniden saldırıya uğradılar; önce paniğe kapılıp dağılan Müslümanlar, sonra Allah'ın yardımıyla derlenip toparlandılar ve onları dağıttılar.)
(Bu bozgundan) sonra Allah, Rasûlü'nün ve mü'minlerin üzerine sekînetini (kalplere güven veren rahmetini) indirdi, görmediğiniz askerler indirdi ve inkâr edenleri de azâba uğrattı. İşte o kâfirlerin cezâsı budur.
9/26
(Müşrikler, Huneyn'de yenildikten sonra (H.8) Hevâzin kabîlesinden bir hey'et gelip İslâm'a girdiklerini bildirdiler. Bunların arkasından da Sakîf kabîlesinden bir hey'etin gelip İslâm'a girmek istediklerini bildirmeleri üzerine bir çadıra misâfir edildiler. Ve birtakım şartlar ileri sürdüler. Şartlarından ikisi namaz kılmamak ve zekât vermemekti, biri de putları olan Lât'ın, halk arasında panik olmaması için üç sene daha yıkılmaması idi. Rasûlullah (s.a.v.), bu şartlı ve putlu îmanın kabul olunmayacağını bildirdi. Sonra ilk iki şartı kabul ettiler ve meydan putu Lât'ın da yıkılması talebi ile ilgili süreyi iki yıla, sonra bir yıla, sonra üç, iki ve bir aya indiler. Bu da sonuç vermeyince kesin bir îmanla teslim oldular. Fakat Lât'ın bizzat Rasûlullah (s.a.v.) tarafından yıkılmasını istediler. İşte böylece önce kalplerindeki putlarını, sonra meydandaki putlarını yıkarak kesin îman ile İslâm'a girdiler. Bu gösteriyor ki, makbul müslüman olmak için insanın gerek kendisinin gerek toplumun ölçülerine veya hevâ ve heveslere uygunluk değil, ancak Allah ve Rasûlü'nün bildirdiği şekilde îman ve teslîmiyet gerekir.)
İbn İshâk, IV, 247.
Sonra Allah, bunun ardından da dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
9/27

Ganimetlerin Paylaştırılması
Düşman askerleri dağılıp geri çekilmiş, kadın ve çocukları ile malları Müslümanların eline geçmişti. Kadın ve çocuklardan esir düşenlerin sayısı 6000’i, ele geçen develerin sayısı ise 40.000’i geçiyordu. Hz.Peygamber (s.a.s), Mekke’den kumaş alınarak tüm esirlerin giydirilmesini emretti. Ele geçirilen malların ve esirlerin savaşçılar arasında dağıtılması gerekiyordu. Hz.Peygamber (s.a.s), Hevazinlerin gelerek anlaşma yapmak isteyeceklerini düşünerek dağıtımı 10 gün geciktirdi. Ama gelen olmayınca, esirlerin dağıtımı yapıldı.

Çok geçmemişti ki, Hevazin temsilcileri de çıkıp geldiler. İslam’a girdiklerini ve Hevazinlerin geri kalanlarının da Müslüman olduğunu bildirdiler. Mallarının ve esirlerin geri verilmesini rica ettiler.
- Ya Resulullah (s.a.s)! Biz köklü bir kabileyiz. Bildiğin gibi bir musibete uğradık. Allah’ın sana lütuf ve ihsanda bulunduğu gibi, Sen de bize lütufkar ol!
- Ben sizin gelmeyeceğinizi düşününceye kadar dağıtımı geciktirmiştim. Fakat siz çok geç kaldınız. Esirler mücahidler arasında dağıtıldı. Görüyorsunuz ki, yanımda bunca mücahid var. Onları tüm haklarından vazgeçirmek çok zor. Şimdi siz iki seçenekten birini seçin: ya esirleri ya da mallarınızı tercih edin!
- Ya Resulullah (s.a.s)! Sen mallarımızla çoluk-çocuğumuz arasında bizi serbest bıraktın. Çoluk çocuğumuz bize mallarımızdan daha sevimlidir.
Hz.Peygamber (s.a.s), Müslümanların toplanmasını emretti ve onlara hitab etti:
- Kardeşleriniz, pişmanlık duyup tövbe edip Müslüman olarak bize geldiler. Ben de esirlerini kendilerine vermeyi uygun gördüm. Sizden her kim, esirlerini gönül hoşluğu ile, karşılıksız olarak geri vermeyi arzu ederse bunu yapsın. Kimde karşılıksız vermek istemezse, Allah’ın bize vereceği ilk ganimet malından ona altı deve verilmesi karşılığında esirlerini salı versin. Şu insanlara kadın ve çocuklarını geri verin!
Müslümanların tamamı, ellerinde esirleri karşılıksız olarak bağışladılar.

***
Hz.Peygamber (s.a.s), esirlerin sahiplerine geri verilmesi işini tamamlayınca, konak yerine gitmek üzere hayvanına bindi. Bedevilerden (çöl Arapları) Huneyn savaşına katılmış bazı kişiler Hz.Peygamber’in (s.a.s) arkasından geldiler.
- Ya Resulullah (s.a.s)! Deve ve koyunlardan hakkımıza düşeni paylaştır!
diyerek Hz.Peygamber’i (s.a.s) sıkıştırmaya, üstünü başını çekiştirmeye başladılar. Hatta o kadar ileri gittiler ki, Hz.Peygamber’in (s.a.s) üst giysisi ellerinde kaldı. Hz.Peygamber (s.a.s):
- Ey insanlar! Elbisemi bana verin! Allah’ın size nasib ettiği ganimeti aranızda paylaştırmayacağım diye mi korkuyorsunuz? Vallahi, ganimet malları, Tihame’nin ağaçları sayısınca bile olsa, onları aranızda bölüştürürdüm de siz beni ne cimri, ne korkak, ne de yalancı bulurdunuz!
buyurdu.

***
Ganimetler mücahidler arasında dağıtıldı. Ganimetin beşte biri, Kur’an-ı Kerim’de bildirildiği gibi İslam’a hizmet için kullanılmak üzere ayrılıyordu. Mekke’nin ileri gelenlerinden bazıları gerçekten Müslüman olmuşlardı. Bazıları ise sadece korktukları için Müslüman olmuş gibi görünüyor ya da İslam’a girmemiş bulunuyorlardı. Savaşa katılanlara dağıtılan haklarından sonra geriye kalan beşte birlik hisse, bu kimselerin kalplerini İslam’a ısındırmak için dağıtıldı. Bunlar 40 kişi kadardılar.

Medineli Gençlerin Rahatsızlığı
Bu durum özellikle Medineli bazı Müslümanlar tarafından yanlış anlaşıldı ve hoşnutsuzluğa sebep oldu. Özellikle Medineli genç sahabiler arasında konuşmalar oldu:
- Savaşanlara vermiyor da, savaşmayanlara veriyor!
- O Kureyşlilere veriyor da bizlere vermiyor!
- Savaş zamanı geldiği zaman Onun ashabı biz oluyoruz, fakat ganimet bölüşümüne gelince kendi kavmi ve kabilesini önde tutuyor!
- ...
Bu konuşmalar Hz.Peygamber’in (s.a.s) kulağına kadar geldi. Medineli Müslümanların toplanmasını istedi. Medineli Müslümanların hepsi bir araya toplandılar. Hz.Peygamber (s.a.s) onlara hitap etmeye başladı:
- Ey Ensar topluluğu! Sizin tarafınızdan söylendiği haberi bana gelen yersiz ve ağır sözlerin sebebi nedir? Bana karşı niçin kalplerinizde kırgınlık duyuyorsunuz? Siz şöyle şöyle mi söylediniz?
- Evet!
İleri gelenlerden bazıları ise,
- Ya Resulullah (s.a.s)! Bizim görüş sahibi olanlarımız ve ileri gelenlerimiz bir şey söylemediler. Ama gençlerimizden bazıları bunları söylemişler.
- Ey Ensar topluluğu! Sizler, yollarını şaşırmış kimselerken ben sizin yanınıza gelmedim mi? Allah’ın hidayeti Benim vasıtamla size erişmedi mi? Sizler yoksulken, Allah Benim yüzümden sizi zengin kılmadı mı? Sizler birbirinize düşmanken, Allah, kalplerinizi benim yüzümden birleştirip ısındırmadı mı? Sizler parçalanmışken, Allah sizleri benim yüzümden derleyip toparlamadı mı?
- Ya Resulullah (s.a.s)! Sen bizi karanlıklar içinde buldun. Allah, (c.c) bizi senin sayende aydınlığa çıkardı. Sen bizi ateş çukurunun başında buldun. Allah, (c.c) bizi senin sayende ondan kurtardı. Sen bizi şaşkınlık ve sapıklık içinde buldun. Allah, (c.c) bizi senin sayende doğru yola kavuşturdu. Biz, Allah’ı (c.c) Rab, İslam’ı din, Seni de peygamber olarak kabul etmiş bulunuyoruz. Sen ne istersen yap!
- Ey Ensar topluluğu! Sorularıma neden istediğim gibi cevap vermiyorsunuz?
- Sana başka nasıl cevap verelim, ya Resulullah (s.a.s)!
- Vallahi, isteseydiniz, “Sen bize yalanlanmış olarak gelmiştin, biz seni doğruladık. Sen bize terkedilmiş olarak gelmiştin, biz Sana yardımcı olduk. Sen yurdundan sürülmüş olarak bize gelmiştin, biz Seni barındırdık. Sen bize yoksul gelmiştin, biz Sana kendimiz gibi verdik ve baktık” deseydiniz, muhakkak ki, doğru söylemiş ve benim tarafımdan da doğrulanmış olurdunuz. Ey Ensar topluluğu! Sizleri, sımsıkı bağlı olduğunuz İslam’a ve sizin için ahirette hazırlanmış bulunan üstün mükafatlara havale edip de, yeni Müslüman olmuş ya da olmak üzere bulunan bazı kimselere, kalplerini İslam’a ısındırmak ve alıştırmak maksadıyla kendilerine dünyalık verdiğimden dolayı, ne diye kalplerinizde kızgınlık ve üzüntü duyuyorsunuz? Ey Ensar topluluğu! Bir kısım insanlar, aldıkları deve ve koyunlarla çıkıp giderlerken, sizler Allah’ın peygamberi ile birlikte yurdunuza dönmeğe razı değil misiniz?
- Evet, ya Resulullah (s.a.s)! Biz buna razıyız!
- Sizler seçkin kimselersiniz, diğerleri ise halktır. Muhakkak ki, sizler benden sonra da başkalarının üstün tutulduğunuzu göreceksiniz! Allah’a (c.c) ve peygamberine kavuşuncaya kadar, buna sabredip katlanın!
- Sabredip katlanacağız!
- Kıyamet günü sizinle buluşma yerimiz Havuz başı olsun! Benden sonra Bahreyn hasılatının size tahsis edilmesi için Bahreyn’e haber göndereceğim. O sizin için fetihten daha üstündür.
- Ya Resulullah (s.a.s)! Senden sonra, bize dünya gerekmez!
- Varlığım kudret elinde olan Allah’a (c.c) yemin ederim ki, hicret fazileti olmasaydı, Ensar’dan bir fert olmak isterdim. Ey Allah’ım! (c.c) Ensar’ın oğullarına, onların oğullarının oğullarına rahmet et!
Medineli Müslümanlar hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladılar. Göz yaşları sakallarını ıslattı. Hz.Peygamber (s.a.s) de onlarla birlikte ağladı. Bundan sonra Hz.Peygamber (s.a.s) konakladığı yere döndü, toplananlar da dağıldılar.

Kabe’ye Müezzin
Ebu Mahzure anlatıyor:
On genç arkadaş, Huneyn’e gitmiştik. O zaman, Hz.Peygamber (s.a.s), bizim için, insanların en nefret edileni ve istenilmeyeniydi. Huneyn’den dönüş yolunda, Cirane denen yerde, Resulallah’ın (s.a.s) müezzini kalkıp namaz için ezan okumaya başladı. Onun sesini işitince, bizler de alay etmek için, saklanmış olarak, ezanı yüksek sesle tekrarladık. Resulullah (s.a.s), bizim kendisine getirilmemizi emretmiş. Getirildik, önünde durduk.
- Haydi ezan okuyun!
buyurdu. Her birimiz ezan okuduk.
- Sesini en çok yükselteniniz kimdi?
diye sordu. Arkadaşlarımın hepsi beni işaret ettiler. Bunun üzerine onları serbest bıraktı, beni yanında alıkoydu.
- Bunun duymuş olduğum sesi ne güzeldir! Kalk! Namaz için ezan oku!
buyurdu. O sırada benim için Resulallah’tan (s.a.s) ve Onun emrettiğinden daha sevimsiz bir şey yoktu. Resulallah’ın (s.a.s) önünde ayağa kalktım. Bana ezan okumayı öğretti ve ezberletti. Sonra ezan okuttuğu zaman beni çağırttı ve bir kese gümüş para verdi. Elini alnıma koydu, yüzümü-gözümü eliyle sıvazladı,
- Allah, seni hayırlı ve mübarek kılsın.
- Ya Resulullah (s.a.s)! Mekke’de müezzinlik yapmamı emretsen?
- Senin, Mekke’de müezzinlik yapman için emir veriyorum. Git Mekkelilerin ezanını oku!
Bunun üzerine, Resulallah’a (s.a.s) karşı içimdeki bütün sevgisizlikler gidip yerine sevgi doldu. Mekke valisinin yanına vardım. Resulallah’ın (s.a.s) emriyle ezan okumaya başladım.
Ebu Mahzure (r.a), Hz.Peygamber’in (s.a.s) eli deydi diye saygısından, alnının önündeki saçını hiç kestirmedi. Mekke’nin müezzinliğini ölümünden sonra oğlu, ondan sonra da oğlunun oğlu devam ettirdi.

Medine’ye Dönüş
Hz.Peygamber (s.a.s), Zilkade ayının bitimine üç gün kala, bir Cuma günü Medine’ye geri döndü. Artık ayrılık vakti yaklaşıyordu.